İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Soruşturması

İyi Kitap, elinizdeki sayı ile 10 yılı geride bırakırken çocuk ve gençlik edebiyatımızın hâl-i pür melaline bakmak, bu amaçla bir soruşturma dosyası hazırlamak istedik. Belirlediğimiz 4 ana başlık kapsamında hazırladığımız soruları, çocuk ve gençlik edebiyatı alanında emek veren değerli isimlere yönelttik. Sonuçta ortaya, ilgiyle okuyacağınızı umduğumuz bu çalışma çıktı.

Soruşturmamız çocuk ve gençlik edebiyatımız hakkında kapsamlı bir inceleme sunma iddiasında değildir. Çalışmayı incelediğinizde, ele almaya çalıştığımız konular hakkında yargılar üretmeye çalışmaktan çok, yeni sorulara kapı aralamak, farklı düşüncelere kürsü olmak amacı taşıdığımızı göreceksiniz.

Vakit ayırıp sorularımıza yanıt veren değerli katılımcılarımıza bir kez daha buradan teşekkür etmek isteriz.

Kavram ve kapsam üzerine

“Çocuk ve gençlik edebiyatı”, edebiyatımızın özel bir alanını tanımlamak için yaygın kullanılan bir ifade. İnsan yaşamının farklı iki evresine atfedilen tek bir “edebiyat”tan söz edilebilir mi? Gerek kavram gerek kapsam bakımından konuyu nasıl ele alabiliriz?

Ayfer Gürdal Ünal: Çocuk ve gençlik edebiyatı tanımına bir bizden, bir yurt dışından örnekle bakalım önce. Prof. Sedat Sever, Çocuk ve Edebiyat isimli eserinde “Erken çocukluk döneminden başlayıp ergenlik dönemini de kapsayan bir yaşam evresinde, çocukların dil, gelişim ve anlama düzeylerine uygun olarak duygu ve düşünce dünyalarını sanatsal niteliği olan dilsel ve görsel iletilerle zenginleştiren, beğeni düzeylerini yükselten ürünlerin genel adıdır,” tanımını yapar.

Charles Temple, Miriam Martinez, Junko Yokota, ve Alice Naylor Children’s Books in Children’s Hands isimli eserlerinde “Çocuk edebiyatı, çocuklar tarafından veya çocuklara okunan tüm eserlere verilen genel isimdir,” tanımını yaparlar ve bu tanıma alfabe kitapları, masal ve tekerlemeler, şiir, öykü ve romanlar ile bilgi veren kitapların dahil olduğunu, 0-15 yaş aralığını kapsadığını vurgularlar.

İster çocuk ister yetişkin edebiyatı olsun ortak nokta, dil aracılığı ile gerçekleşen eserlerdir. Dilin anlam, yan anlam, çağrışım, oyunsu özellikleri kullanılarak üretilen eserler ister istemez çocuk ve yetişkin için farklı olmak durumundadır. Çünkü çocuklar, 11 yaşına kadar Piaget’nin somut işlem evresi şeklinde tanımladığı evrede olup, örneğin soyut benzetmelerin hazzına varamazlar. Başka türlü tekrar ifade edeyim, edebiyat sanatı dille yapılır ancak dilin özellikleri, hedef alınan yaş grubunun gelişim özelliklerine uygun biçimde sanat yaratımına taşınır. Benzer biçimde tema seçiminde de yaş grubu özelliklerini dikkate almak gerekir. Yetişkin edebiyatı umutsuz bitebilir, bu yazarın yaratıcı özgürlüğüdür ancak çocuklar için tasarlanan eserlerin olmazsa olmazı umut aşılamalarıdır. Çocuklar için üretenler bu hususa dikkat ederler. Sonra yetişkinler için üretilmiş bir eserde cinsiyet eşitliği sağlanmış mı, şiddet olumsuzlanmış mı diye bir eleştiri yapılmaz. Hâlbuki çocuklar için üretilen eserlerde bu konulara dikkat edilir. Çünkü çocuğun düşün, duygu dünyası, kişiliği, sosyal gelişimi kuşkusuz okuduğu edebi eserlerden de etkilenir. Dolayısıyla okunan eserlerin evrensel değerlere dayanması önemlidir.

Canan Topaloğlu: “Çocuk ve gençlik edebiyatı” ifadesi, yetişkin olarak sınıflandırılan nüfusun dışında kalan tüm bireyleri kapsama ihtiyacından doğan yapay bir ifade. Hem çocuk edebiyatı hem gençlik edebiyatı oldukça taze ve yeni kavramlar. Ticari çocuk kitaplarının üretiminde birkaç yüzyıllık bir geçmiş var; gençlik edebiyatı ise ondan da taze. Zaten bu edebiyatın öznesi ve tüketicisi olan “ergen” ve “genç” kavramlarının kendileri henüz çok yeni. Böyle bir geçiş süreci yakın tarihe kadar yoktu. Modern çağda uzayan ergenlik ve kutsanan çocukluk, bu kitlelere üretim yapmanın ticari potansiyelinin de etkisiyle kendi edebiyatlarını yarattı. Bu iki edebiyatı,
günümüz penceresinden bakarsak, aynı sepete koyamayız elbette. Çocuk edebiyatı, çocukların okumayı öğrenmekten, öğrenmek için okumaya geçiş sürecinde onlara eşlik etmek, kontrol altına alamadıkları ilkel duygularını, dürtülerini anlamlandırmalarına yardımcı olmak, yaşama dair ilk yargılarını sorgulamaya teşvik etmek ve benzeri sahalara yönelirken; gençlik edebiyatı, duygusal ve düşünsel olgunluğun kapısına yürüyen bu kitlenin kimlik arayışlarında, görüş-tavır-duruş belirleme çabalarında, ruhsal ve bedensel değişimlerin yarattığı sarsıntılarla baş etme süreçlerinde yanlarında olmayı hedefliyor. Dolayısıyla, içerik ve biçim bağlamında çok büyük farklılıklar barındırıyorlar. Edebiyatı ve kitapları neresinden tutacağınıza bağlı olarak ikisini birlikte anmak, ayrıştırmak yahut ikisini tek büyük edebiyat sepetinin içine koymak da olası.

Karin Karakaşlı: Ben çocuk ve gençlik edebiyatını tamamen apayrı bir alan olarak değil, edebiyat yolculuğunun ilk ve en önemli durağı olarak görmeyi tercih ediyorum. Hem yazar hem okur olarak çocuk ve gençlik edebiyatının kendi iç birikiminden çok yararlandım. Elbette dilin sadeliğinden kurgunun akıcılığına, diyalogların sahiciliğinden ağır konuları anlatırken gösterilmesi gereken özene değin göz önünde bulundurulması gereken pek çok unsur var. Bunların hepsi yazarı besleyen, güçlendiren ayrıntılar. Keza okur olarak da bu edebiyatın anlatmayı göze aldığı konuların çarpıcılığından ve özgün kurgulardan çok etkileniyorum.

Prof. Dr. Sedat Sever: Bebeklikten (6 aylık evreden) başlayıp gençlik dönemini de kapsayan bir yaşam evresinde, çocuk ve gençlerin ilgi ve gereksinmelerine, dil ve anlam evrenlerine uygun olarak onların duygu ve düşünce dünyalarını sanatsal nitelikli görsel ve dilsel kurgularla zenginleştirme eyleminin adıdır, çocuk ve gençlik edebiyatı. Temel amacı da çizginin, rengin ve sözcüklerin anlatım olanaklarıyla çocuklara, gençlere yaşam ve insan gerçekliğini duyumsatmaktır.

Çocukluğun ilk ay ve yıllarında dilsel, bilişsel ve duyuşsal gelişimde hızlı değişimlere tanıklık edilir. Çocukların bebeklikten başlayıp gençlik dönemine uzanan bir yaşam evresinde, hızlı bir gelişim ve değişim gösteren ilgi ve gereksinmelerinin renk, çizgi ve sözcüklerin duygu ve düşünceyi etkileyen kurgularıyla yanıtlanması da farklı anlam evrenlerinin yaratılmasını gerektirir.

Çocuk ve gençlik edebiyatı, gelişim özellikleri bağlamında birbirinden farklılıklar gösteren iki yaşam evresinin edebiyatını adlandıran bir kavramdır.

Çocuklar da gençler ve yetişkinler gibi izlediği, dinlediği bir masaldan, anlatıdan; okuduğu bir şiirden, öyküden, romandan, zevk almak; okuma sürecinde heyecan duymak, duygu ve düşünce üreterek anlamın oluşmasına ortaklık etmek ister. Okurları, dille kurgulanmış anlamın öznesi kılmak, düş ve düşünce gücünü devindirerek onlara yaşam ve insan gerçekliğine yönelik sezinletici dönütler sunmak edebiyatın evrensel amacıdır. Çocuk, genç ve yetişkin okurların edebiyattan beklentilerinde, bir aynılık ve benzerlik vardır: Duymak, duyumsamak, düşünmek, düş kurmak, eğlenmek tüm okurların ortak istekleridir. Bu ortaklığın yarattığı aynılık; çocuk, genç ve yetişkinlerin edebiyattan beklentilerinin yanıtlanmasında ayrılık gösterir. Bu ayrılığı yaratan temel gerçeklik ise çocuk, genç ve yetişkinlerin farklı olan dilsel, bilişsel, duyuşsal yeterlikleri ile ilgi ve gereksinmeleridir.

Çocukların ve gençlerin ilgi, gereksinim ve deneyimleri yetişkinlerden farklıdır. Yaşamı ve insan gerçekliğini anlama ve anlamlandırma becerileri de hem bilinçlenme hem de gelişim süreci içindedir. Bu bağlamda, çocuk ve gençleri edebiyatın kurmaca gerçekliğiyle buluşturmak, onları edebiyat metinlerinin etkin birer alımlayıcısı kılmak, çocuk ve gençlik edebiyatı sanatçılarının öncelikli sorumluluğudur.

Çocuk gerçekliğine seslenen edebiyat ile gençlerin anlam evrenini kuşatan edebiyat hem kapsam hem de kavram olarak farklıdır. Biri “çocuk edebiyatı”, diğeri “gençlik edebiyatı” ya da “çocuk ve gençlik edebiyatı” olarak adlandırılır. Bilinmelidir ki çocuk ve gençlik edebiyatı yapıtlarının da edebiyatın evrensel ve genelgeçer ilkelerine yaslanması, bir metni yazınsal kılan tüm özellikleri taşıması, öte yandan çocukların da gençlerin de dil ve anlam evrenine uygun olması gerekir. Bunun için çocuklar, gençler adına yazma uğraşı içine girmek, büyük bir birikimi gerektirir. Yıllarca çocuklara başarılı öğretmenlik yapmak ya da yetişkin edebiyatında nitelikli yapıtlar vermek, çocuk edebiyatı alanındaki başarının temel bir nedeni olamaz.

1-2 yaşındaki çocukların Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, çocuk edebiyatımızın bir klasiği olan Yaramaz Sözcükler; 3-4 yaşındaki çocukların, Antoine de Saint Exupery’nin Küçük Prens; 5-6 yaştakilerin Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu, Atila İlhan’ın Ayrılık Sevdaya Dahil; 7-8’dekilerin, John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur, Bertrand Russell’in Sorgulayan Denemeler, Cesare Pavese’in Ay ve Şenlik Ateşleri, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza, Yaşar Kemal’in İnce Memed, Victor Hugo’nun Notre-Dame’ın Kamburu adlı yapıtlarını anlaması, anlamlandırması mümkün müdür? Daha nice örnekler sıralanabilir. Anılan yapıtların, Türk ve dünya edebiyatının seçkin ürünleri olması; onların çocuklar tarafından istekle okunmaları ve anlamlandırılmaları için yeterli bir neden olabilir mi? Andığımız, anmadığımız nice yapıtların okunup anlamlandırılabilmesi; okurun, düş ve düşünce devinimleriyle anlamı yapılandırabilmesi, kültürel birikimin bir sonucudur. Bu birikim, bebeklik dönemiyle başlayıp çocukluk ve gençlik döneminde yapılanan okuma kültürünün edinilmesiyle olanaklıdır. İşte çocuk ve gençlik edebiyatı, okur yetiştirme; düşünen, duyarlı birey yetiştirme sürecinin temellerini atan; bunu da başlangıçta renk ve çizginin, gittikçe sözcüklerin anlam oluşturma gücüyle gerçekleştiren bir edebiyattır. Yaratıcısı, çizer-yazar (sanatçı); alımlayıcısı çocuk ve gençtir. Bilinmelidir ki düşünen duyarlı bireyler, çağdaş, demokratik bir toplumun temel özneleridir.

“Edebiyattan ayrı bir çocuk edebiyatı yoktur,” tezi zaman zaman karşımıza çıkan bir iddia. Geçmişte Cemal Süreya, Tomris Uyar gibi önemli kalemlerin, pek yabana atılmayacak argümanlarla savundukları bu tezin izinden çocuk edebiyatına bakmanızı istesek? İşlevi ve önemi nedir çocuk edebiyatının?

Karin Karakaşlı: Adı üzerinde, çocuğun edebiyatla ilk tanıştığı eşik burası. Dolayısıyla ilk izlenimlerimizin ve anılarımızın oluştuğu bir alan olarak son derece belirleyici ve kalıcı bir etki gücüne sahip. Okuma zevkinin ileri yaşlarda edinilmesi, okur-yazarlığın türlü sebeplerle yetişkinken edinildiği örnekler hariç, pek de rastlanılan bir durum değil. Kitabın büyüsüne çocukken kapılırız ve ondan sonra da başucumuzda ya da yatağın içinde bir kitap olmaksızın uykuya dalmaz oluruz. Özellikle internet, sanal mecralar ve sosyal medyanın bu kadar baskın olduğu günümüzde çocuğun kitapla buluşması, onunla ömürlük bağ kurması çok daha zor ve zahmetli bir süreç. Bunu başarabilecek olan kitaplar, edebiyatın hakkını teslim etmekten çekinmeyen, kurguda, dilde ve anlatımda yenilikçi ve yaratıcı olmayı gözeten dolayısıyla edebiyatı bir bütün olarak ele alan bir bakışın ürünü olsa gerek.

Prof. Dr. Sedat Sever: Edebiyat bir söz yığışması değildir, olamaz da. Edebiyat, yetişkinlerin kendi düşünce ve inançlarını çocuklara aşılamak için kullandıkları bir araç da olamaz. Bunlar yapılmak istenirse, ortaya çıkan metni ya da metinleri, çocuk edebiyatı olarak adlandırmak olanaksızdır. Aslında, edebiyatımızın önemli kalemlerinin karşı çıkışı, çocukça oluşturulmuş yığma metinlere yöneliktir.

Sanatçılar, çocuk edebiyatı metinlerinin yaratım sürecinin temel özneleridir. Çocukların duyu algılarını ve düşüncelerini uyarmak, onlara insan ve toplum gerçekliğini çizginin ve dilin olanaklarıyla duyumsatmak, çocukları anlamın oluşmasına ortak etmek, sanatçılara özgü eylemlerdir. Metnin, oluşum sürecinde sanatçı yoksa ortada çocuk için hazırlanmış bir kitap olabilir mi? O sanatçısız bir kitaptır. Sanatçısız kitap, çocuk için hazırlansa bile çocuğa göre değildir, çocuksudur. Çocuk gerçekliğine duyarlı olmayan kitaplarla; edebiyatsız, sanatçısız kitaplarla, çocuklara okuma kültürü edindirilmesi mümkün değildir. Bugün, ülkemizde, çocuk edebiyatı kültürünün yeterince yapılandırılamamış olmasından dolayı, sanatçısız, sözde edebiyat kitapları cirit atmaktadır.

Çocuk ve gençlerin duygu ve düşünce bilinçlenmesinde, güzel sanatların bir alanı olarak edebiyatın etkili bir işlevi olduğuna inanan herkesin temel bir sorumluluğudur, sanatçısız kitaplara, yığma metinlere karşı çıkmak. “Edebiyattan ayrı bir çocuk edebiyatı yoktur,” tezinin ise gerçeklikle ilişkisi yoktur. Çocuğa yukarıdan bakan, eskimiş yetişkin bakış açısının, “çocuk edebiyatı” kavramına sıkıştırılmış geleneksel yargılarıdır bunlar. Çocuk gerçekliğini yadsıyan, önemsemeyen bir düşüncedir bu. Bu yargıların bilinçli üretildiğine de inanmıyorum. Bağlamından koparılarak farklı anlamlara evrildiğini; (varsa) bu anlayışın, çocukları nesne olarak gören, didaktizmi yeğleyerek onları korkutan bir yaklaşımın günümüzde de sürüp gitmesine katkı sağlayacağını düşünüyorum. Burada, Muzaffer İzgü’nün bir belirlemesini de anımsatmak istiyorum: “Çocuk okuru olamayan bir toplumun yetişkin okuru da olmaz.”

Çocuk edebiyatında içerik (konu, mesaj verme kaygısı, eğitim güdüsü vb); dil ve üslubu oluşturan anlatım biçiminden daha mı ön planda? Başka bir ifadeyle “işlev” ve eğitim amacı, estetik ve edebiyat arayışını geri plana itiyor mu? Burada bir kısırlaşmadan söz edebilir miyiz?

Ayfer Gürdal Ünal: Kanımca kısırlaşmadan söz etmek mümkün değil. Mesaj verme kaygısı güden kitaplar Yok mu? Varlar. Dini telkin en sık görülen mesaj. Çocuğun zekâsını küçümseyenler hemen peşinden geliyor. Yazar, değerler eğitimi ile ilgili dizi hazırlamış. Kurgudan ne sonuç çıkarılması gerektiği kutu içinde belirtilmiş. Örnek: Dürüst olan her zaman kazanır. Kendi kurgusuna mı yoksa çocuğun aklına mı güvenmiyor ki böyle kutu içinde ileti pekiştirmesi yapıyor?

Ama iyi örnekler yok mu? Varlar. Hem telif hem çeviri çok değerli eserler yayınlanıyor. Ben, zaman içinde didaktik olanların eleneceğini düşünüyorum. Çocuk edebiyatı gelişmiş ülkelere bakın hiç var mı öyle didaktik üsluplu kitap? Daha editörlük aşamasında yok oluyor. Hiç yayın yüzü görmüyor. İster istemez bizde de öyle olacak. Bilinç geliştikçe kaliteli ürüne olan ilgi de gelişecek. Çocuk edebiyatı eserlerini özenle sunacak editörler yetişecek ve yetişiyorlar ve 20 yıl sonrası için bu soru, soru olmaktan çıkacak.

Karin Karakaşlı: Eğer denklem gerçekten de dediğiniz bakış açısıyla kurulursa, kuşkusuz karşımıza çıkacak şeyin adı da kısırlaşma olur. Kendi çocukluğumuzdan hatırlayalım; hangimiz bize yapılması gerekli ya da yararlı denilen şeylerden zevk aldık? Dolayısıyla tamamen didaktik bir üsluba sahip, mesajları gözümüze sokan, ana fikirlerin altını kalın hatlarla çizen kitapların zevk vermesi mümkün değil. Zevk dediğimiz şey ise kitapla çocuğun bağı açısından çok belirleyici. Yazarken, çocuğun ihtiyaçlarını hassasiyetle gözetip kendime mesele ettiğim şeyi en samimi ve yalın hâliyle anlatmaya gayret ederken edebiyatı edebiyat kılan özelliklerden taviz vermemeye dikkat ediyorum. Zira çocuk edebiyatında “işlev” bir şeyler öğretmek değil, genç okurları hayatın başka ihtimalleri, hayatın bitimsiz imkânları ve bambaşka hikâyeleriyle buluşturmak olmalı.

Prof. Dr. Sedat Sever: Yaşamın ilk yıllarında bebeklere, çocuklara seslenen öğretici ya da kurgusal kitaplarda renk ve çizginin anlam oluşturma işlevlerinden yararlanılır. Bu dönemdeki çocuklar için, renk ve çizgi, anlamı oluşturmada başat bir sorumluluk üstlenir. Çocuğun kitapla iletişimini başlatan sanatçılar, çocuk gerçekliğini kavramış usta çizerlerdir.

Bir yaşam durumunun; çocuk gerçekliğini kuşatan, renk ve çizginin duygu ve düşünceyi etkileyen anlatımıyla kurgulanması; bu kurguya sözcüklerin de anlam oluşturma gücünün katılması, kitabı “çocuğa göre” kılar. İşte, kitabın görsel ve dilsel kurgusu, seslendiği yaş grubunun anlam evrenine uygunsa, kitabın edebiyat değerinden söz edilebilir. Çocuk edebiyatında, yetişkin edebiyatından farklı olarak özellikle okulöncesi dönemde görsel dilin de anlatım gücüne gereksinim duyulur. Görsel okuma dönemindeki çocuklar, resimlerin kılavuzluğunda metnin kurgusunu belleklerinde yapılandırırlar. Resim, bu dönemde çocukların duyu algılarını devindiren, kavram tasarımı sürecini işleten en önemli uyarandır. Bunun için, yazarla birlikte, çocuk gerçekliğini kavramış, usta çizerlerin de yaratım sürecinde sorumluluk üstlenmesi gerekir. Bu sorumluluk, erken dönemden başlayarak çocukların sanatçı duyarlığıyla buluşmasına kılavuzluk eder.

Söylenenlerden de anlaşılacağı üzere, genç ve yetişkinlere seslenen edebiyattan farklı olarak çocuk edebiyatında anlamı oluşturan başat öğe görsel dildir. Okulöncesinin son yıllarından başlayarak ilköğretimin ilk yıllarına doğru, görsel dilin anlam oluşturmada işlevi, yerini gittikçe sözcüklere bırakılır.

Çocuk edebiyatı yapıtları, tasarım ve içerik özelliklerinin birbirini estetik olarak tamamlamasıyla nitelik kazanır. Genel olarak, görsel algı eğitiminde kitapların tasarım özelliklerinin; yaşama ve insana yönelik duyarlık edindirmede de içerik özelliklerinin önemli işlevleri olduğu söylenebilir. Kitabın eğitsel işlevi, tasarım ve içerikteki estetik etkinin önüne geçiyor ya da bu etkiyi gölgeliyorsa, o metin edebiyat metni sayılamaz. Az önce de dile getirdiğim gibi yığma bir metindir o. Edebiyat metninin temel amacı öğretmek değildir. Parmak sallayarak, bir gerçeği belletmek hiç değildir. Nedir amacı? Kestirmeden söyleyelim. Sezinletmektir. Çocuklara, duyma, düşünme sorumluluğu vermektir. Yaşama yönelik örtük iletiler sunmaktır. Sanatçılarının söylediklerinden yola çıkarak kendi yaşantılarının, birikimlerinin kılavuzluğunda yeni anlamlar oluşturmak edebiyat okurunun işidir. Özlü bir belirlemeyle yüreğe, belleğe sorumluluk verme işidir, edebiyat metinleriyle kurulan iletişim. Bunu ne kadar erken başlatırsak, çocukların belleğini de yüreğini de o kadar erken, insana ve yaşama çevirmiş oluruz. 5 yaşına gelinceye değin, beyin gelişiminin büyük ölçüde yapılandığı, bilişsel gelişimin; sorma, bilme isteğinin doruğa ulaştığı bir yaşam evresinde, çocukları edebiyatsız bırakmak, onların duyu algılarını körleştirmek, kavramsal gelişimlerini yoksullaştırmak demektir. Çocukluk yıllarındaki yaşantıların sonraki dönemlerde de kalıcı olduğu bilinmektedir. Demokratik toplumların, aklının kılavuzluğunda yaşamını yönetme becerisi edinmiş duyarlı bireylere gereksinim duyduğu açıktır. Adnan Binyazar’ın bir yargısıyla sorunun yanıtını da biçimlendirelim: “Edebiyat öğretmez; ancak edebiyatın öğrettiğini de hiçbir şey öğretemez.”

Evet, edebiyatın bir şey öğretmesini beklemek, edebiyatın, sanatın işlevini ötelemek demektir. Edebiyatın öncelikli amacı öğretmek değil, duyumsatmak; bilgilendirmek değil, sezinletmektir. Edebiyat, sanatçının dünyasında oluşturduğu öznel gerçekliğin, dilin yaratıcı anlam olanaklarıyla okura aktarılması eylemidir. Dil, içeriği yapılandıran, olay örgüsünü aktaran araçtır. Dilin yaratıcı anlatım olanaklarıyla çocuğun dil ve anlam evreni kuşatılmamışsa; ortada çocuğa uygun bir içerikten söz edilebilir mi? Bir kez daha söyleyelim: Edebiyatın doğrudan öğretme amacı yoktur. Okur, sanatçının duyumsattıklarını kendi yaşantılarının da kılavuzluğunda yeniden yaratır. Özlü bir belirlemeyle edebiyat metinleriyle kurulan etkileşim, okur açısında bir yaratım sürecidir; belleği ve yüreği besler. Okur, yaşama, insana yönelik olarak hiçbir ders kitabında bulup ezberleyemeyeceği (!) nice yaşantıları “ezberlemeden” edinir. Çünkü insanı insan kılan iki temel değişkene; yani, yüreğine ve belleğine sorumluluk verir. Onları devindirerek, kullanarak etkileşim sürecinde özneleşir. Sürecin nesnesi olmaktan çıkıp etkin öznesi konumuna gelmek, öğrenmenin de en önemli engelini aşmak demektir.

Edebiyat kültürünün oluşmasında, çocuk edebiyatı “temel atan” bir işlev üstlenir. Erken dönemden başlayarak edebiyatın duygu ve düşünce evrenini varsıllaştıran kurgularıyla buluşmayan/buluşturulmayan çocukların, gençlik ve yetişkinlik döneminde Türk ve dünya klasikleriyle, usta sanatçıların yapıtlarıyla etkili bir iletişime girme olasılıkları zayıftır. Akşit Göktürk’ün belirlemesiyle o toplumda, “okumasız okuryazarlar”ın sayısal artışı da önlenemez.

Çocuk ve kitap ilişkisi, belki de çocuk edebiyatının en temel tartışma konularından biri. Çocuğun kitapla ne zaman ve nasıl tanışması gerektiğinden tutun, yetişkinlerin sorumluluklarına dek uzanan geniş bir yelpaze bu. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Çocuk nasıl iyi bir “okur” olur?

Ayfer Gürdal Ünal: Çocuk ancak ebeveynin okuduğu bir evde iyi bir okur olur.

Çocuklar için örnek görmek, 100 nasihatten evladır. “Al eline bir kitap oku,” üslubu eğer anne baba TV’ye bakıyorsa sonuçsuz kalacak, tepeden bir üsluptur.

Bu şartın sağlandığını varsayalım, sonra yaşına uygun kitaplarla tanışması, kendi başına okumayı öğrenene kadar her gün düzenli bir okuma keyfi zamanı olması ve kendisine kitap okunması elzemdir. Dergiye abone yapmak, kütüphaneye üye yapmak, düzenli kitapçı ziyaretleri de pekiştirici faaliyetlerdendir. Kendisine okunan kitabın canlandırmasını beraber yapmak da kitaba bağlanmayı arttırır. Kitap okuduktan sonra kitabın konusuna uygun bir faaliyet yapmak da hep okunanla ilişkiyi canlı tutar. Daha büyük yaşlarda ise çocuğun seçtiği kitabı okuyup ortak sohbet alanı oluşturmak için gayret göstermek önemlidir. Bir de çocuğun fıtratına saygı çok önemli. Kimi çocuk dedektif kitabı okumaktan hoşlanıyor. Ona biyografi oku diye baskı yapmak, illa şiir de okumalısın diye ısrar etmek doğru değil. Çocuk istediği zaman farklı bir tür de okuyacaktır. Sabırlı olmak, çocuğa güvenmek iyidir.

Canan Topaloğlu: Evet, bu oldukça derin bir konu ve disiplinler arası bir yaklaşım gerektirir. Bu soruşturmanın sınırlarına sığamayız ama ana başlıklardan bahsedebiliriz. İyi bir okur olabilmek için etrafınızda okuma kültürünün birtakım işaretleri olmalı: evde kitap, okuyan çevre, okulda kütüphane, mahalle/semt kütüphanesi. Okuma öğretiminin bilimsel yöntemlerle yapılması ve çocukların okuma eylemini “mide bulandırıcı bir eziyet” olarak deneyimlememesi ön koşullardan biridir. Okumanın ödüllendirici yönlerini -okumak zevk verir; kitap kapakları insana, evrene dair gizemlere açılan kapılardır- çocuklara vurgulamak gerekir. Daha onlarca şey sıralayabiliriz ama en önemlilerinden birine daha değinip bitirelim: Çocuklar ancak iyi kitap okurlarsa iyi okur olabilirler. Hiçbir derdi, fikri olmayan söz yığınları; gerçek ve derin duygulardan korkan, “yüzeysel duygu
ifadeleriyle” soslanmış metinler; alışveriş listesinden hâllice yazılmış, tatsız tuzsuz ifade öbekleri okumak çocukları iyi okur yapmaz. O yüzden öncelikle iyi kitabın peşinde olmak gerek. Söz konusu okuma kurmaca ise güçlü öykülere, kıvrak ve zengin bir dile, etli kemikli karakterlere, kokusunu alabileceğimiz bir atmosfere vb ihtiyacımız var. Söz konusu okuma kurmaca dışı ise sağlam ve güvenilir bilimsel verilere, anlaşılır ve merak uyandıran dil kullanımına vb ihtiyacımız var. Tabii arzular ve istekler sınırsız, kaynaklar kıt…

Karin Karakaşlı: “Kitap okumak yararlıdır,” argümanının kendisi dahi, çocuğu kitaptan soğutmak için yeterli.

Asıl önemli olan, çocuğu kendi ilgi alanlarına göre doğru kitaplara yönlendirmek, ona ilham ve mutluluk verecek yeni bir dünya sunmak. Bu noktada evde ya da okulda çocukla buluşan yetişkinlerin de hayatında kitap okuyor olmaları dünyanın en sıkı gözlemcileri olan çocuklar açısından çok kıymetli bir teşvik.

Okuyarak yolculuklara çıkabilmenin zevkini bir kez tadan, hayal gücüyle zaman ve mekândan bağımsız dilediği her an özgürce uçabileceğini kavrayan bir çocuğu artık hiç kimse kitap okumaktan alıkoyamaz. Böyle bir çocuktan daha iyi başka bir okur da düşünemiyorum; çünkü çocuk, tıpkı oyunda olduğu gibi paralel dünya yaratan bütün kurguları çok ciddiye alır ve yaratıcılığın hakkını teslim eder. Kalbine dokunan hikâyeleri sahiplenerek, en dürüst sorularıyla yazarın ancak hayali olan samimi buluşmayı sağlar. Böyle bir temasın mutluluğuna da doyum olmaz.

Prof. Dr. Sedat Sever: “Okuma kültürü edinmiş birey” yetiştirmek, eğitim sistemimizin ulaşması gereken en temel amacı olmalıdır. Düşünen, duyarlı okur yetiştirebilmek, ardışık ve bilinçli çabalarla ulaşılacak bir amaçtır. Bunun için görsel ve dilsel birer uyaran olarak bebeklik döneminden başlayarak çocukların “nitelikli öğretici ve yazınsal kitaplarla” buluşturulması, ailelerin temel sorumluluğu olmalıdır.

Okulöncesi dönemde, etkileşime girdikleri nitelikli resimli kitapların, çocukların okula başladıktan sonraki başarılarında büyük fark yarattığı, bu çocukların daha iyi okur olmaya yatkın oldukları araştırmacılar tarafından yinelenmektedir.

Okulöncesi, çocuklar için görsel okuma dönemidir. Bu dönemde sanatçılar tarafından yapılandırılan renk, çizgi ve sözcüklerin oluşturduğu metinlerle etkili iletişim kuran çocuklar, anlama ve anlatma becerileri için kültürel bir birikim oluşturur. Kavramsal gelişimlerine koşut olarak edindikleri duygu ve düşünce boyutlu yaşantıların; çocukların, hem ilerideki okul başarılarına olumlu katkılar sağlayacağı hem de yetişkinlik dönemindeki dilsel becerilerinin niteliğini etkileyeceği söylenebilir.

Dil ve anlam evrenlerine uygun nitelikli kitaplar, çocukların duygu ve düşünce eğitimlerini yaparak yaşayarak gerçekleştirecekleri doğal öğrenme ortamları hazırlar. Çocuğun çevresindeki yetişkinler, her gün düzenli olarak 20-30 dakika çocuklarla birlikte, kitapların tanıklığında yaratıcı serüvenlere çıkmalı; çocukların, okulöncesi dönemden başlayarak sağlıklı bir duygu ve düşünce eğitiminden geçirilmesi; Türkçenin ve görsel dilin (resmin) anlatım olanaklarıyla buluşturulması anne, baba ve tüm eğitimcilerin öncelikli sorumluluğu olmalıdır.

Çocuğa görelik, denetim, sansür…

“Çocuğa görelik” son yıllarda sıklıkla karşımıza çıkan bir tanımlama. Hatta çoğunlukla “ilkesel” gereklilik düzleminde ele alınıyor. Nedir çocuğa görelik? Değişmez bir biçem denetiminden mi söz ediyoruz?

Ayşegül Utku Günaydın: “Çocuğa görelik” kavramını tartışmadan evvel edebiyatın tanımındaki muğlaklığa ve edebiyat söz konusu olduğunda ölçüt sorununun aynı şekilde değişken olduğuna dikkat çekmekte fayda var. Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı adlı kitabında, “Belli ortak bünyevi özellikleri paylaşan, kesin ve değişmez değerlere sahip bir eserler kümesi anlamında edebiyat diye bir şey yoktur,” (27) diyerek edebiyatın daha tanımındaki muğlaklıktan söz eder ve çalışmasında neyin edebiyat sayılıp sayılmayacağı konusunda değer yargılarının çok etkili olduğunu, bunun da zamana göre tamamen değişebileceğini belirtir.

Edebiyatı bir bütün olarak gören yaklaşımın bir sonucu olarak kategorileştirme meselesi sürekli bir tartışma konusu olsa da uzun yıllar “çocuk edebiyatı yoktur, aslolan edebiyattır ve edebiyatın kendisi vardır” görüşü hâkim olmuştur. Bugün ise çocuk edebiyatının yayıncılık alanında da bir sektör olarak ülkemizde büyüdüğünü görüyoruz. Çeşitli dergilerde en önemli 100 çocuk kitabı adıyla soruşturmalar yapılıyor. Bu seçimi yapanlar elbette yazar, eleştirmen ve yayıncı gibi kimselerden yani yetişkinlerden oluşan bir ekip. Listelere ise genel olarak baktığımızda çocuklar için yazılmış en önemli 100 çocuk kitabını değil, aslında seçimi yapan kişilerin çocukken okuyup en etkilendikleri, kendilerinde iz bırakan kitaplar olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu kitapların hepsinin çocuk kitabı olduğunu söylemek de mümkün değil. Ne Don Quijote ne de Binbir Gece Masalları çocuklar için yazılmıştır. Çocuk edebiyatı kavramını kullandığımızda öncelikle edebiyattan söz ettiğimizi unutmamamız gerekiyor. Edebiyat ve sanat, yaşama dair her konuyu belirli bir estetik kaygıyı gözeterek ele alabilir.
“Çocuğa görelik” dediğimizde elbette kategorileştirmeden kaynaklı bir sınırlamadan söz ediyoruz ama bunun, edebiyat ve sanatın doğasına aykırı bir sınırlandırmaya yol açmaması gerekiyor. Çünkü “çocuğa görelik” kavramı aynı zamanda farklı otoritelerin kendi bakış açılarını dayatmasına müsaade eden bir alan. Temel olarak çocuğa göreliğin hem içerikle ilgili hem de teknik bir konu olduğunu söyleyebiliriz. Fakat belli bir dönemde koyduğunuz ölçütler başka bir dönemde tamamen değişebilir. Değer yargıları da değişkendir. Edebiyat kapsamına sokulmayan türlerin zaman içinde değişen algıyla edebiyatın içine girdiğini görüyoruz. Eagleton’ın da belirttiği gibi, “İnsanlar bir esere bir yüzyılda felsefe, sonraki yüzyılda ise edebiyat (ya da tersi) muamelesi yapabildikleri gibi, hangi yazıyı değerli buldukları konusunda fikir değiştirebilirler” (28). Dolayısıyla bugün sınırlandırdığınız, ölçütlerini belirlediğini sandığınız “çocuğa görelik” kavramının bir zaman sonra değişebileceği göz ardı edilmemelidir. “Çocuğa görelik” deyince kavrama içkin bir durumdan yani bir sınırdan söz ediyoruz. Bu hem içerik hem teknik açıdan kuşatıcı bir sınır. Dolayısıyla çocuklar için yazarken elbette hiçbir sınır yoktur diyemeyiz. Ama belli konuları, bu edebiyatın dışında tutmak asıl kısıtlayıcı yaklaşım olacaktır. Aynı zamanda sansürün sanatın içine sızarak doğallaşmasına neden olma gibi bir tehlikeyi de içinde barındırmaktadır. Her konu, hitap edilecek kitlenin düşünsel ve duygusal yönden algısına ve gereksinimlerine uygun biçimde anlatılabilir. Bu noktada da dil, üslup ve anlam katmanları devreye girecektir.

Filiz Özdem: “Çocuğa görelik” diye nitelediğiniz, bence sadece yazılan metnin hangi yaş grubuna yönelik olduğuyla ilgili. Üç yaşında bir çocuk için yazılan ile on yaşında bir çocuk için yazılan metin arasında cümle uzunluğu, soyut kavram kullanımı, betimlemeler, metin uzunluğu, konunun ele alınış biçimi açısından bazı farklılıklar olmasıdır. Ama “çocuğa görelik” hiçbir zaman “çocuk bunu anlamaz, basit olsun, anlaşılır olsun, aman ürkütmesin, sakın korkutmasın” düzeyinde bir indirgemecilik de değildir.

Mehmet Erkurt: Aslında öyle değil. Olmamalı da. Özellikle “değişmezlik” açısından. Çünkü çocuğa bakışımız, ona yaklaşımımız, dolayısıyla onu anlayışımız zaman içinde değişiyor, evriliyor. Elbette bu evrimin niteliksel bir geriye gidişe karşılık gelmesi de mümkün. Hatta zamansal artsüremi hiç hesaba katmadan bile, eşsüremli olarak kültürlere baktığımızda, “çocuğa görelik”in, belli asgari müştereklere bağlı kalarak değişkenlik gösterdiğini görüyoruz. Alman ya da İskandinav edebiyatındaki çocuğa görelik ile bizim anladığımız çocuğa görelik arasında ciddi farklar var. En temel farklardan biri, bizim bu yaklaşımı pek çok konunun, durumun, unsur ve insanın tümden çocuk edebiyatının dışarıda tutulması olarak anlamamız. Avrupa çocuk edebiyatında ise çok daha zengin bir konu, bağlam ve insan çeşitliliği görüyoruz; orada çocuğa görelik, bu konuların nasıl anlatılacağı noktasında devreye giriyor… Edebiyatın doğal zenginliğini çocuğun okuma deneyimine dahil edecek “görelik”, kuşkusuz, bu sonuncusu.

Miyase Sertbarut: Yazdığınız metin çocuk için de anlaşılır bir dildeyse, çocuğun ilgisini çekip onu heyecanlandırıyorsa ona göredir. Çocuğa göreliğin bir standardı yok, her çocuğun kimyası farklı. Metnin varoluşu okurla tamamlanır, her okurda farklı bir nitelik kazanması da bundandır. “Göre”yi ancak okurun kendisi dile getirebilir. Çocuk, “Bu kitap tam bana göre!” demişse bize, “Hayır, o değil, şu sana göre,” diyemeyiz. Sonuçta bir terzi gibi çocuğun beden ölçüsünü alıp potluk vermeyen bir palto dikmeye çalışmıyorsun. Çocuk yalnızca bedensel değil zihinsel olarak da sürekli hareket hâlinde; zaten ölçü almak, ölçü belirlemek edebiyatın özgürlük vaat eden misyonuna da aykırı. Ayrıca edebiyatın kıymetlisi ölçü bozandır. Bu tabir hem yetişkin hem çocuk edebiyatı için geçerlidir.

Çocuk için yazarken özel bir dil ve üslup oluşturmak gerekir mi? Çocuğa ulaşmak bir “seslenebilme” sorunu olarak ele alınabilir mi? Yoksa klişe bir ifadeyle, aslolan iyi edebiyat mıdır?

Ayşegül Utku Günaydın: Elbette çocuk edebiyatı kavramını kullandığımızda da aslen edebiyattan söz ediyoruz, dolayısıyla belirli bir kitleyi hedef alan bu edebiyatın da estetik kaygıları vardır. Her konu çocuğa anlatılabilir
dedikten sonra aslında neyin nasıl anlatılacağı sorunu devreye giriyor. Çocuk edebiyatı üreticileri ise yetişkinlerden oluşmaktadır. Yetişkin bir yazarın çocuk gözüyle görmesi mümkün olmasa da onun bakış açısını yakalaması mümkündür. Anlattığınız konu bir kenara, nasıl anlattığınız önemli ise doğal olarak özel bir dil ve üslup oluşturma gerekliğinden söz edebiliriz. Ama bu, “çocuksuluk” anlamına gelmez. Aslolan her zaman edebiyat olsa da hitap edilen yaş grubunun dil ve anlam evrenine uygun bir metin oluşturmak önemlidir. Savaş veyahut taciz gibi bir konu da çocuk edebiyatının konusu olabilir.

Burada dil, üslup, kurgu, düşünsel yön, haz yönü gibi zaten edebiyat dediğimizde kendiliğinden söz konusu olacak pek çok ölçüt devreye girecektir. Yaş grubuna göre metnin hacmi, cümlelerin yapısı, uzunluğu gibi teknik konular da önemli ölçütler olarak karşımıza çıkar.

Filiz Özdem: “Aslolan iyi edebiyattır” a klişe demek biraz haksızlık bence. Çünkü bu genel geçer ve tartışmasız bir durumu bildirir. Ayrıca “konu” da günah keçisi olamaz; çünkü mesele ne anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığıdır.

Mehmet Erkurt: İyi edebiyatı temel alıp, bir “seslenme” endişesini de beraberinde taşırsak, yani edebiyata sadık kalıp, türe adını veren kitlenin de bilincinde olursak, gerçekten çocuklar için anlamlı, okunmaya değer ve okunması zevkli eserler kaleme alabiliriz. O zaman öyküsü ilginç, anlatımı merak uyandıran; çocuğun kendiliğinden zengin hayal gücüne eşlik edebilecek, ona sorular sorduracak; onda olumlu, anlamlı ve kalıcı bir tat bırakacak eserlere ihtiyaç duyduğumuzu, türü “özel” kılanın da bu olduğunu hep hatırlarız. Oysa biz yetişkinler, daha “seslenebilme” aşamasında sorun yaşıyoruz. Öncelikle çocuğa seslendiğimizi, okurumuzun o olduğunu büyük ölçüde unuttuk. Ebeveynin, öğretmenin, hatta içimizdeki eğitici yetişkinin onayını önemsediğimiz, diğer bir deyişle denetim eşiğini geçmeyi ciddiye aldığımız kadar çocuğun kitaptan alacağı zevki umursadığımızı gönül rahatlığıyla söyleyebilir miyiz? Eğitsel kaygılarla edebiyattan soyutlanmış bu onayın somut varlığı hem seslenilen kişinin kim olduğu, hem üretilmesi gerekenin “edebi metin” olduğu konusunda kafalarımızı ne yazık ki epey karıştırmış durumda.

Miyase Sertbarut: “Aslolan iyi edebiyattır” ifadesini “klişe” diyerek yolun kenarına çekmiş olsanız da biz onu yine yola dahil edelim. Çocuğa ulaşmanın yolu ise onun şapkasını takmaktan geçer. Bu empati şapkasıdır, hatta empatiyi de aşıp bizzat o olmaktır. Samimi olmazsan kafan o şapkaya sığmayacak kadar irileşmiş, bıngıldakların çoktan kapanmış demektir. Açalım biraz. Çocuk edebiyatı eserlerinde doğal olarak karakterler genellikle çocuktur. Bu karakterler konuşurlar; duyguları, düşünceleri, korkuları, hayalleri, hayaletleri vardır. Sen yazar olarak kendini gerçekten o çocuğun yerine koymazsan okur senin rol kestiğini anlar. Bağırarak konuşsan bile seni duymayabilir, hatta bu kez kendisi sağır rolü oynayabilir. Ama gerçekten samimiysen fısıldaman bile yeter.

Çocuk ve gençlik kitaplarında her dönem “tabu” sayılan konular oldu. Cinsellik, taciz, ölüm, engellilik, alternatif inançlar ya da inançsızlık vb. gibi… Geldiğimiz aşamada durum nedir? Yazar ve yayıncıların bu konuları işlemek konusundaki isteksizliğini nasıl yorumlarsınız? Bu zorlanmanın bir kaynağı olarak, çocuğun sezgi ve algılarına güvensizlikten söz edebilir miyiz? Bir diğer açıdan yazarın konuyu işleyiş mahareti de önemli bir belirleyen değil midir?

Ayşegül Utku Günaydın: Çocuğa görelik kavramı tam da bu sözü edilen “netameli” konularda karşımıza çıkıyor. Kitap seçicileri ve üreticileri yani çocuklara kitabı sunan kişiler olarak zaman zaman onları “korumak” amacıyla yaşamdan soyutlayan bir yaklaşım benimseyebiliyoruz. Bu da aslında okur olarak çocuklara güvenmemek anlamına geliyor.

Korumak adı altında zaman zaman denetim yüceltilip çocuğun zekâsı küçümseniyor. Çocuk, gerçek yaşamdan soyutlanıyor. Bunun bir de sanatsal ve estetik boyutu var elbette. Çocuk edebiyatında işlevselliğin ön planda olması da sorunlu bir yaklaşım. Elbette eğitici bir tarafı olabilir ama çocuk edebiyatı söz konusu olduğunda zaman zaman haz ilkesinin göz ardı edildiğini söyleyebiliriz. Cinsellik, taciz, ölüm gibi konuların anlatımında ise yazarın mahareti ön plana çıkar. Usta bir yazar cinsiyet ayrımcılığı, farklılıklar gibi konuları, eserinin ana teması olmasa bile satır arasında, arka planda bir zenginlik olarak sunabilir.

Filiz Özdem: Demin belirttiğim gibi… Mesele ne anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığıdır. Çocuk kitaplarında taciz gibi cinsel içerikli bir mesele elbette söz konusu edilebilir. Bir çocuğa ölüm, şiddet vb. konuları anlatmak bir “tabu” değil benim gözümde.

Çocuğun sezgi, algı ve hayalleri yetişkinlerin dünyasından çok farklı çalışır. Yaptığı sanata “ham sanat” (art brut) diyen, çocuklardan ve delilerden esinlenen Dubuffet’yi hatırlayınız.

Yetişkin dünyanın, çocukların okuma serüveninde kapıldığı korku ve endişeler çoğu zaman gereksizdir. Ancak çocuklar birer yetişkin olmadığına, yeterince bilgi ve deneyime sahip olmadığına, bütün kararlarını kendileri alabilecek yaşta olmadığına, ruhsal gelişimlerinin sağlıklı ilerlemesini gözetmek yetişkinlere düştüğüne göre de korumacı ve sınır koyucu bir tavır da olmalıdır hâliyle.

Tabudan ziyade, ilke olarak bellediğimiz bazı meselelerimiz vardır: Cinsiyetçilik, ırkçılık, çeşitli ayrımcılıklar, engellilik durumlarına karşı hassasiyetsizlik vb. konulara hayır demek gibi…

Aslolan bence her zaman yazarın maharetidir.

Mehmet Erkurt: Güvensizliğimiz çocuğa mı, yoksa kendimize mi? Bize zor görünen konulardan kaçışa neden olarak çocuğu göstermemiz, en iyi ihtimalle bir kavram karmaşası. Kaçan bizleriz aslında. Kendi yetiştirilişimizde “tabu” olmuş meselelerle yüzleşmemiz gerekebileceği ihtimali yüreğimizi ağzımıza getiriyor. Biz bunlar üzerine kendi aramızda, hatta kendimizle bile doğru düzgün konuşmamışken, çocukla nasıl
konuşabileceğimizi hayal dahi edemiyoruz. Çocuğun “kafası karışacak” diye kaygılanıp duruyoruz. Özellikle de bu kaygıyı, kitapları çocuğa ulaştıracak olan yetişkinlerin, ebeveyn ve öğretmenlerin taşıyacağını öngörerek davranıyoruz. Belki de şunu sormalıyız kendimize: Korktuğumuz şey çocuğun kafasının karışması mı, yoksa her kafası karışan çocuğun bu karışıklığı gidermek için doğrudan başvuracağı o sıradan eylemin kendisi, yani sorular soracak olması mı? Bunu açıklığa kavuşturmadan, ne yazar olarak mahir kalabiliriz ne de edebiyatla çocuk arasında o hayal ettiğimiz köprü olma görevini görebiliriz.

Miyase Sertbarut: Bu tabu konular dünyanın en gelişmiş ülkesinden en az gelişmiş olanına kadar az ya da çok benzer tepkilerle karşılanır. Bireyler kültürüne, eğitimine, kasabasına göre bir bakış açısı edinir ve kitaplara da o pencereden bakar. Sanırım tabu sayılan konuların kitaplara girmesinden rahatsızlık duyulması, tarihsel süreçte kitaba yüklenen kutsallıktan kaynaklanmaktadır. Kutsal kitapların yüklendiği misyon insanlara “doğru yolu göstermek” olduğundan, DNA’mıza işlemiş olan bu bakış, bugünün kitaplarında da benzer misyonlar arar ve belli ahlaki çerçevelerin dışına taşılmasından rahatsızlık duyar. Aynı muhafazakârlık sinema, televizyon ve internet karşısında böylesine kuvvetli değildir. Çünkü gelişmiş bir teknolojiye dayalı bu sistemler kutsal kitaplardan yüzlerce yıl sonra icat edildiğinden yakasını bu bakış açısından kurtarabilmiştir. Bel altı espriler bile
içeren animasyonlarda “geri zekâlı” ifadesine çocuğuyla birlikte kahkaha atan bir ebeveyn, aynı sözü kitapta gördüğünde aşırı tepki gösterir, nedeni işte genlerinde kitabın “kutsal” olarak kodlanmış olmasındandır.

Yayınevleri eninde sonunda ticari kurumlardır; kitabı okula, ebeveyne beğendirmek ister, pazarlama alanı sınırlıdır. Bu yüzden kimsenin başını ağrıtmayacak ve satılması zor olmayacak kitaplara ağırlık veriyor olabilirler. Kitaptan daha özgür olan, teknoloji barındıran ve özgür platformlar kullanabilen diğer kurgusal sanatlardaki tür ve konu çeşitliliği zaman içerisinde çocuk edebiyatına da özgürlük kazandıracaktır.

Son dönemde çocuk kitaplarında denetim ve sansür sıkça gündeme gelen konulardan biri. Konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yazar, çevirmen, çizer, yayıncı gibi işi kitap üretmek olan aktörlerin dışında herhangi bir denetim gerekli mi?

Ayşegül Utku Günaydın: Çocuk kitaplarının ana üreticisi yayınevleridir. Yayınevi aslında bir prodüksiyon şirketi gibi çalışır. Bu sürece çeviri kitaplar açısından bakarsak yayıncının en baştaki asıl işinin, seçmek gibi görünse de elemek olduğunu belirtmek gerekir. Yayıncı okuduğu iki yüz kitaptan ancak birini yayımlar. Dolayısıyla seçim aynı zamanda bir eleme işidir. Türkçeye kazandırılması ve çocuklarla buluşması gerektiğini düşündüğü -elbette başka parametreler de var- kitapların haklarını alır. Bu noktada ticari kaygılar ve sektörün durumu vs. gibi unsurları ayrı bir yere koyarsak çeşitliliğe yer vermesi, yayıncının önemli ilkelerin biri olmalıdır.

Türkçe edebiyat eserlerinde de farklı bir durum olduğunu söyleyemeyiz. Kuruma gelen dosyalar içinde yayıncının asıl işi elemektir. Bu da genellikle bir kurulun kararı sonucu olur. Yani zaten uzman olan birden fazla kişi, metnin yayımlanmasına karar vermiştir. Yayımlamaya karar verdiği dosya artık alanının uzmanı olan bir editörün elinde hazırlanmalıdır. Bu noktada editör dil, üslup, çocuğa görelik gibi tüm konularda yazarı, illüstratörü ve tasarımcıyı yönlendirecek kişidir.

Filiz Özdem: Bu kesinlikle yayınevlerinin meselesidir. Bunun dışında bir denetim ve sansür hiçbir şekilde kabul edilemez.

Mehmet Erkurt: Bu konu gündemden hiç düşmüyor aslında. İlk sorunuzu, “çocuğa görelik” kavramını hatırlatmak istiyorum. Biz “çocuğa görelik”i zaten sansürle tanımlıyoruz. Çocuk için ölçüsüzce azalan, eksilen, daralan bir edebiyat arayışındayız sürekli. Nasıl anlatmıştan çok neyi anlatmış noktasındayız. Kendimize güvenmediğimiz noktada, edebiyat alanının dışında kalan uzmanlıkları devreye sokmayı hayal ediyoruz. Hâlbuki yayınevi ve editörler bunun için var. Yayımladığı kitaptan ve okurundan sorumlu bir yayınevi ve editör, zaten yayına hazırlık sürecinde metni, konuyu, işlenişini pek çok açıdan ele alır. Gerektiğinde o metni ya da içindeki belli bir bölümü farklı uzmanlara danışabilir. Bunu hem kurgunun sağlamlığı hem metnin niteliği hem de okurun iyiliği için yapar. Aldığı bilgi ve önerileri, yazarla birlikte, edebi ifade ve kurgu sınırları içinde metne işler, dönüştürür… Ardından okurlar, diğer bir deyişle eleştiri kurumu devreye girer. Eleştiriler ve beğeniler ışığında metin yaşar ya da yok olur. Onun yaşayışı ya da yok oluşu, yeni doğacak metinler için yol göstericidir… Çocuklarla okudukları metinler üzerine konuşacak, “okur” yetişkinler olduğu sürece, bu eleştiriler duyulur ve yapıcı hâle gelir. Bu doğal akışın dışında kalan her türlü denetim, kültürel özellikler ya da kısıtlı ölçütler ışığında sansüre, tektipleştirmeye, ahlakçılığa zemin sağlayacaktır.

Miyase Sertbarut: Saydığınız bu dört aktör yeterince emek harcıyorsa başka hiçbir şeye gerek yok. Pedagog, hukukçu, diyetisyen işin içine girerse bu sıkışmışlıkla yazarın üreteceği artık edebiyat değil, ders kitabı niteliğinde başka bir şeydir. Çocuk kitabı şüpheli bir paket değildir, polis çağırmak yerine açıp okumalı ve gerekiyorsa usulünce eleştirilmelidir. Sakıncalı görülen kitap bile çocuklarla tartışılmalı, bakalım bizim eleştirdiğiniz noktaya o nasıl bakıyor? Böylece olumsuzluklar içeren bir kitabın nasıl ele alınması gerektiğini ona da göstermiş oluruz. “Hayır, onu okuma, ben senin için daha doğrusunu seçtim,” diyemezsiniz; çünkü o çocukla kitapçıya ömür boyu birlikte gidemezsiniz. Seçmeyi ve eleştirmeyi kitap üzerinde birlikte yorum yaparak çocuğa kazandırabilirsiniz.

Pedagoglar eğitici kitaplara dahil olabilirler, bunda bir sorun yok. Ama çocuk edebiyatının misyonu eğitimin bir parçası olmak değildir. Edebiyat sınırları aşmaya meyillidir. Sözcükleri, duyguları, düşünceleri sansür ve denetimle kısıtlarsan işlevini yerine getiremez. Yazarın ve okurun oyun alanı, dışarıdan birinin işaret ettiği dar bir bahçe değildir. Yazan ve okuyan insan (Elbette çocuklar da insandır!) o bahçede fazla oyalanmaz, duvara çıkmak, öteye bakmak, çoğu zaman da duvarın üstünden atlayıp diğer tarafta dolaşmak ister. Tüm sanatlar bir şey inşa ederken bazı şeyleri de yıkmak zorunda, bunun önüne geçilemez.

Çocuk edebiyatında pedagojik bakış temel bir kriter olarak görülebilir mi? Daha da ileri götürürsek, edebi metinler pedagojik bir otoriteye tabi olmalı mıdır? Sağlıklı işleyen bir süreçte, pedagoji gibi farklı disiplinlerin çocuk kitaplarına ne tür katkılarından söz edebiliriz ve işin mutfağında bu katkı nasıl kurgulanmalı?

Ayşegül Utku Günaydın: “Sorun odaklı edebiyat”tan ya da örneğin disleksik çocuklara kitap üretimi gibi özel bir konudan söz ediyorsak editör, elbette ihtiyaç varsa farklı uzmanlık alanı olan kişilerden destek alabilir. Ama bir edebiyat metnini zorunlu olarak pedagojik bir otoriteye tabi tutmanın başka bir deyişle edebiyatı denetleyici bir otoritenin altına bağlamanın çok çeşitli sakıncalara yol açabilecek bir tutum olduğunu belirtmek gerekiyor. Elbette farklı alanlardaki uzmanlar, yayınevi talep ettiği takdirde belli noktalarda katkı sunabilirler ama bunu tümden bir onay mekanizmasına bağlamak sağlıklı değildir çünkü pedagogun uzmanlık alanı pedagojidir, edebiyat değildir. Burada sağlıklı bir işbirliğinden söz edebiliriz ancak.

Filiz Özdem: İşin mutfağında pedagojik otoritenin bir katkısı olamaz, olmamalıdır da… Her yayınevinin bir yayın kurulu vardır herhâlde. Bu, yayın kurulunun ve editörlerin işidir. Sonuçta bir ders kitabı değil, bir edebiyat ürünü söz konusu edilen. Çocuk kitaplarının temel derdi illa eğitici, öğretici olması değildir. Kitapların temel değeri, sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de özgürleştirici, yeni pencereler ve dünyalar açıcı olmasıdır. Hayal dünyamızı zenginleştirmesidir. Düşünmediğimiz, bakmadığımız alanlara eğilmemizi sağlamasıdır. Kendimizi ve dünyayı tanımamız, anlamlandırmamız için yoldaşlık etmesidir.

Mehmet Erkurt: Tekil bir otoriteye tabi olmaktan söz ettiğimizde, aslında liyakati konuşmuş oluyoruz. Bir metnin edebi niteliğini, öyküleme yetkinliğini, anlatım gücünü, estetik hissini, kurgusal mantığını, dilsel zenginliğini, kendini okutma becerisini ve “çocuğa görelik”ini tek bir disiplinin kriterlerine bağlamak ve bu disiplini pedagoji olarak saptamak mümkün mü? Çünkü çocuk edebiyatı, bunların hepsini, hatta daha fazlasını içeriyor. Tek bir kriteri, tek bir disiplini temel alabilir miyiz? Önce o disiplindeki ölçütlerin neyi temel aldığını, ne kadar kapsayıcı olduklarını ve dünyadaki kültürel zenginliği, farklılığı kavrayabilecek bir evrenselliği içerip içermediğini sorgulamamız gerekmez mi? O nedenle bir önceki soruya dönüyor ve bir soru da ben ekliyorum: Edebiyata ve okuruna karşı sorumlu yayınevleri; yayımladıkları metinler üzerine gerektiğinde elbette pedagogları da kapsayacak şekilde farklı disiplin ve mesleklerde uzmanlaşmış kişilerle konuşacak editörler; nitelikli okurlar ve yapıcı eleştirmenler var olduğu sürece, gerçekten verimli ve anlamlı bir işbirliğinden söz etmiş olmaz mıyız?

Miyase Sertbarut: Bir kitabın ön kontrolü yazar ve editörle sağlanır, sonrası okurlara bırakılmalıdır. Ciddi bir yayınevi iyi editörlerle iyi yazarlarla çalışır. Bir hikâye anlatıyorsan bu hayata dairdir ve hikâyeler sonsuz derecede çeşitlidir. Vahşet sergilemiyorsan, cümlelerin kötünün tarafında yer almadığını duyumsatıyorsa çocuğun ruhuna zarar vermezsin. Kitabın künyesine, kapağına “Şu pedagogdan onaylıdır,” ibaresi yalnızca ebeveyni tavlamak için yazılabilir, ama bunun perde arkası çok farklı da olabilir. Bir örnek vereyim. Yıllar önce tv için çocuklara yönelik bir dizi film senaryosu yazmamı istemişlerdi. Ajans sahibi gururla “Profesör A. Y. de senaryoyu onaylayacak,” demişti. Şaşırmış “Gerçekten bunca sayfayı okuyacak mı?” diye sormuştum. Çünkü A. Y. çocuk psikiyatrisi alanında ünlü biriydi, yoğun çalışıyordu, zaman bulamaz diye düşünmüştüm. Aldığım cevap şuydu “Hayır, yalnızca onaylayacak.” İşin ne hâle dönüşebileceği sanırım anlaşılıyordur.

Toplumsal cinsiyet, her türlü ayrımcılık ve farklılıklar konusunda çocuk ve gençlik edebiyatında ne durumdayız?

Ayşegül Utku Günaydın: Üretimin tam ortasında yer alan ana mekanizma olduğu için burada yine ilk başta en büyük sorumluluğun yayıncıya düştüğünü söyleyebiliriz. Yayıncı kendisine iletilen dosyaların herhangi
türden bir ayrımcılığa işaret etmediğinden emin olmalıdır. Türkçe bir eserden söz ediyorsak yazarı yönlendirecek kişi de odur. Toplumsal cinsiyetin çocuk edebiyatındaki yeri konusunda durumumuzu dünya ile karşılaştıracak olursak geride olduğumuzu ama son yıllarda bu soruna olan duyarlığın arttığını belirtmek gerekiyor. Farklılıkların zenginliği teması altında artık çok daha fazla kitap üretiliyor. Yayıncılar da yazarlar da bu meseleler üzerine çok daha fazla kafa yoruyorlar. Yine de hâlâ farklılıkları anlatan kitaplardan çok hoşlanılmadığını görüyoruz. Örneğin farklı beslenme biçimlerinden tutun farklı cinsel yönelimleri anlatan kitaplar artık yurt dışında çokça üretiliyor. Bu konular, bu yüzyılın gereği olarak pek çok kitabın içine yerleşmiş durumda. Ama Türkiye’de “çocuğa görelik” ilkesi, örf ve âdetlere uygunluk gibi kriterler adı altında bu kitapların yayımlanmasını hoş karşılamayan bir okur kitlesi olduğunu görüyoruz. Ebeveyn, kütüphaneci, öğretmen gibi seçiciler; kendisi, çocuğu ya da öğrencisi için bu kitabı önermeyebilir elbette ama toplatılmasını, yok edilmesini, bu tür kitaplar basılmamasını talep etmek doğru değil. Çocuk edebiyatı alanında eleştiri geleneğimiz henüz çok geride ama gelişeceğinin emarelerini de görmekteyiz. Eleştirdikçe üretim anlamında da daha iyi bir konuma geleceğiz.

Filiz Özdem: Sürekli bilgisayar başında çalışan biri olarak ne yazık ki bütün yayınevlerinden çıkan kitapları takip etmem mümkün olmadığından bu konuda bir cevap veremem. Ama Yapı Kredi Yayınları olarak kendi yayımladığımız kitaplarda bu konulara karşı hassas yaklaşmaya çalışıyoruz.

Mehmet Erkurt: Cinsellikten çekindiğimiz kadar cinsiyetçilikten uzak dursak, çocuk ve edebiyatla birlikte hepimiz hak ettiğimiz ferahlığa kavuşacağız… Çocuk kitaplarındaki olası ayrımcı ifadeler konusunda on yıl öncesine göre daha uyanık ve duyarlı olduğumuz bir gerçek. Hiçbir insan grubuna yönelik doğrudan olumsuzlayıcı ifadeleri bilinçli ya da bilinçsiz kullanmak eskisi kadar kolay değil. Hem o kadar kolay gözden kaçmıyor hem de boş verilip geçilmiyor. Artık bir yazarın ya da yayınevinin uyarılması, eleştirilmesi, afişe edilmesi çok daha kolay. Ama cinsiyet rolleri, cinsel yönelim farklılıkları gibi “kutsallaştırılmış” aile şablonunun dışına çıkan konularda kalıplarımız ne yazık ki hâlâ çok sağlam.

Miyase Sertbarut: Daha iyi olacağımız yönünde umutluyum. Çeviri kitaplar bize bu alanda da yol gösteriyor diyebilirim.

Çocuğa kitap seçen yetişkinlerin -ebeveyn, öğretmen, kütüphaneci vb.- rolü ve sorumlulukları genelde üzerinde pek durulmayan bir konu. Bu süreç sağlıklı yürüyor mu sizce? Yetişkinlerin okur kimlikleri tartışmalıyken, seçici rolleri nasıl değerlendirilmeli?

Ayşegül Utku Günaydın: Çocuk edebiyatı alanında Türkiye’de öğretmenler ve ebeveynler epey söz hâkimi. Zaman zaman korumacı yaklaşımın bir sonucu olarak, çocuklara tacizi, savaşı, ölümü, aşkı, cinsiyet ayrımcılığını, engelliliği anlatan kitapların “çocuğa görelik” ya da örf âdetlere uygun değil gerekçesiyle “sakıncalı” bulunabildiğini görüyoruz. Hatta bazen kitap hiç okunmadan, sosyal medya üzerinden paylaşılan görsel ve yorumlarla bağlamına bakılmadan kitabın toplatılmasına ilişkin kampanyalar yapılabiliyor. Zaten ana akıma hitap edecek eserlerden farklı olarak sınırlı bir kitleye ulaşacak bu tür kitaplara, yazarlar da yayıncılar da bir miktar daha mesafeli. Kitap seçimi çok önemli bir konu. Bu noktada her çocuk ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Her çocuk edebiyatı yapıtının tüm çocuklara hitap etmesi mümkün değildir. Çocukları birey olarak görüp, beğenilerini hafife almamak, okur olarak onlara güvenmek gerekiyor.

Filiz Özdem: Önemli bir konuyu vurgulamışsınız. Genelleştiren, toptancı bir bakış açısıyla bir yorumda bulunmak doğru olmaz. Bu konuda çok duyarlı ebeveynler, çok iyi öğretmenler, şahane kütüphaneciler olduğu gibi –örneklerini gördüğüm için söylüyorum– hiçbir şekilde etkisi, bilgisi, merakı ve sorumluluk duygusu olmayanlar da var. Ayrıca pek güzel söylediğiniz gibi “okur kimliği tartışmalı” durumlar da ezici bir çoğunluğu oluşturuyor. İyi eğitimli (iyi eğitimli olmak her zaman nitelikli okur kimliğini yaratmayabiliyor) ama tartışmalı kişilikler, aşırı korumacılar da var, onları da unutmayalım. Doğrudan değiştiremeyeceğimiz meseleler için kendimizi paralamak enerjimizi boşa harcamak olur, bunun için hepimizin iyi bildiği işe var gücüyle asılıp üretmeye devam etmekten başka yapacağı yok bence. İyi örnekleri üretmeye devam edeceğiz, inatla, ısrarla…

Bir de yetişkinlere, takip ettikleri, yayınlarına güvendikleri yayınevi kitapçılarına çocuklarını götürüp onları kitaplarla baş başa bırakarak kendi özgür iradeleriyle seçim yaptırmalarını da öneririm.

Mehmet Erkurt: Çocuğun özellikle belli bir yaşa kadar kitaba erişimi ancak belirttiğiniz yetişkinlerin aracılığıyla mümkün. Dolayısıyla bu yetişkinlerin çocuk edebiyatına nasıl yaklaştıklarının, yani okur kimlikleriyle var olma biçimlerinin önemi tartışılmaz. Burada hem edebiyatı hem de okuru zora sokan önemli etmenlerden biri, çocuk edebiyatına “edebiyat” olarak bakamamaktan ileri geliyor. Çocuk edebiyatını hâlâ eğitsel değerlere ve bir şeyler öğretmeye öncelik vermesi beklenen, çocuklara birörnek “doğru” hayatlar sunması istenen steril metinler olarak tanımlamış edebiyat okurları sayıca hiç de az değil. Dolayısıyla, okur kimliğinden  hiç şüphe duymayacağımız yetişkinlerin bile edebiyatla kurduğu ilişkinin niteliği, çocuk edebiyatı söz konusu oldu mu, bir kavram karmaşası içinde düşüşe geçebiliyor. Bizler çocuk edebiyatını eğitici yetişkin gözlüğüyle okuduğumuz, çocuğu da bir eğitim nesnesinden öte görmediğimiz, edebiyatın kapsayabileceği konuların ve çocukta uyandıracağı soruların zenginliğinden ürktüğümüz sürece, evet, belirttiğiniz aktörler çocuğu kitaplarla
buluşturmaya yine devam edecekler, ama şu soru hep muhatapsız kalacak: Bu anlık buluşmaların ardından edebiyat nereye gidecek, okurluk nereye?

Miyase Sertbarut: Çocuklarla bir araya geldiğim pek çok okulda öğretmenler genelde “Çocuklar okudu, çok beğendi,” derler. Ben de hep şu cümleyi duymayı hayal ederim: “Ben de okudum.” Bazen duyuyor, çok seviniyorum. Tamamen karamsar değilim, öyle ebeveynler gördüm ki söyleşi günü işi gücü bırakıp okula geliyor. Çünkü evde kendisi de okuduğu için yüz yüze teşekkür etmek istiyor. “Okumayı sevmeyen oğlum, kitabınızla sevmeye başladı,” diyenler oluyor. Kitap seçimine gelince günümüzde çocuklar, ebeveyni karşı çıksa da istediği kitabı “olay çıkartarak” aldırabiliyor. Tabii daha çok 9 yaş ve üstü okur bunlar. Okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışan öğretmenlerin sayısı az değil, hatta bu öğretmenler işin içine veliyi de dahil ediyor. Örneğin bazı okullarda yapılan ve yaygınlaşmasını hayal ettiğim şöyle bir etkinlik var. Velinin çocuğuyla birlikte aynı kitabı okumasını sağlayıp ardından sembolik bir sınavla yarışma biçimine dönüştürmek. Her ne kadar sınav, işi sevimsizleştirse de şimdilik toplumumuzda değerlendirme yöntemi olarak başka bir yol da yok gibi görünüyor.

Çocuk ve gençlik edebiyatında eleştiri

Genel olarak değerlendirirseniz, çocuk ve gençlik edebiyatımızda eleştirinin yeri nedir? Çocuk edebiyatının içinden, çocuk edebiyatına emek verenlerden ya da akademiden, alana yönelen sağlıklı bir eleştiri geleneğinden
bahsedebilir miyiz?

Doğan Gündüz: Geçmişten bugüne çocuk kitaplarının niceliksel olarak katlanarak arttığını görüyoruz. Bu alanda kalem oynatanların sayısındaki artış da paralel gidiyor. Bugün çocuk kitabı basmayan, basmayı düşünmeyen yayınevi yok gibi. Ne yazık ki çocuk edebiyatı alanındaki sektörel büyümeye rağmen bu alanda yazan eleştirmenlerin ya da eleştiri yazılarının artışından söz etmek kolay değil. Oysa eleştiri sadece edebiyat alanında değil, sanatın ve günlük yaşamın her alanında daha iyisini üretebilmek, daha iyisini yapabilmek için son derece önemli bir mekanizma.

Çocuk kitabı alanındaki eleştiri yazılarına baktığımızda bu yazıların çoğunlukla uzun tanıtım, hatta övgü yazılarından ileriye gitmediğini görüyoruz. Bir de biçim sorunu var. Öyle ki bu yazıların yazarları farklı da olsa çoğu, yazarken birinci tekil şahıs kullanarak, kişisel beğenileri ve kitabı okurken aklına gelen duygu ve düşünceler üzerinden kitabı anlattığı için metinler sanki tek bir yazarın kaleminden çıkmış gibi bir benzerlik ve yavanlık
içeriyor. Akademik yazılarda ise akademisyen her ne kadar birinci tekil anlatısını kullanmasa da çoğunlukla sonuç farklı olmuyor. Metin çözümlemeleri genelde teorik çerçevede, teknik bir bakış açısıyla yapıldığından okuyucunun kendini metne verebilmesi zorlaşıyor. Ama bu sadece çocuk edebiyatına özgü bir durum değil, sonuçta “akademik dil” diye bir biçim oluşmuş ve çocuk edebiyatı da bundan payını alıyor.

Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün: Hemen kısaca yanıtlayayım; HAYIR. Farklı ülkelerde olduğu gibi çocuk ve gençlik edebiyatımız çerçevesinde bir eleştiri kültürünün olduğunu zannetmiyorum. Eleştiri, daha doğrusu edebiyat yahut çocuk ve gençlik edebiyatı eleştirisi özel bir birikim ve bilimsel anlamda bakış açıları gerektiren özel bir alan. Ülkemizde konunun paydaşı olanların bu konuda çok da olumlu adımlar attığını söyleyemeyeceğim. Eleştiri alanını hâlâ basit tanıtım, övme ya da yerme zannedenler düşünülürse bu yargımda hiç de haksız sayılmam.

Süreli edebiyat yayınları -dergiler, gazete kitap ekleri vb.-, edebiyat eleştirisinin ilerlediği ana yollardır. Geçmişten bugüne, çocuk ve gençlik edebiyatı özelinde süreli yayınların durumunu ve eleştiri kültürüne katkılarını değerlendirmenizi istesek?

Doğan Gündüz: Çocuk edebiyatı alanında yazan eleştirmenlerin ve nitelikli eleştiri yazılarının az olması alanın en önemli eksikliklerinden biri.

Yeni bir kitap çıkıyor, gazetelerde, dergilerde (matbu veya internet) çıkan yazılara, söyleşilere, değerlendirmelere bakıyorsunuz sanki hep birlikte yeni bir çocuk klasiğinin doğuşuna tanıklık ediyoruz. Ama gerçek farklı, külliyatın üzerine sıradan bir kitap daha ekleniyor sadece.

Eleştiri yazısını kimin yazdığı, birikimi, edebiyata, hayata bakışı, dili, eleştirmenin size nasıl bir pencere açabileceğinin de habercisi. Bir eleştiri yazısı okuduğumda o yazının dilini, eleştirmenin alt metinleri nasıl okuduğunu, kitapta bir okuyucu olarak fark edemeyeceğim neleri görünür kıldığını, söz edilen çeviri bir kitapsa çevirmenin Türkçeleştirmedeki başarısı, kitabın benzerleri içinde nereye denk düştüğü, yazarın bu kitapla kendi yazma sürecinde dönüşümünün nasıl olduğu gibi birçok şeyi merak ediyorum. Sayısı az da olsa bu şekilde yazan eleştirmenlere rastlıyorum, asıl meslekleri eleştirmenlik olmasa da çocuk edebiyatına hak ettiği değeri veren bu tür eleştiri yazarlarının yazılarını merakla okuyorum.

İyi bir eleştiri yazısı sadece kitabın yazarına değil aynı zamanda diğer yazarlara da yön gösteriyor, editörün, çevirmenin, yayınevinin de pusulası olabiliyor. Bu anlamda olumlu ya da olumsuz tüm sağlam eleştiriler çocuk edebiyatının kazanç hanesine yazılıyor.

Gökhan Yavuz Demir: Türkiye’de çocuk edebiyatına ve eleştirisine dair süreli yayınlarda olan bitenler hakkında çok fikrim yok. Sadece kendi çocukluğumda severek okuduğum Doğan Kardeş ve Milliyet Çocuk gibi süreli yayınları hatırlıyorum. Bu dergilerde eleştiriye yönelik bir şey yoktu yahut vardıysa da ben hatırlamıyorum. Ama Red Kit, Şimşek Santrafor Kai, Cimcime gibi popüler çizgi romanlar ve Yaşar Kemal, Halikarnas Balıkçısı gibi yazarlarımızın illüstrasyonlarla süslenmiş hikâyelerini keyifle okuduğumu hatırlıyorum. Hatta Halikarnas Balıkçısı’nın “Gündüzünü Kaybeden Kuş”unu ve iki gözü de kan içinde çığlık atan yavrularını arayan martıyı hiç unutamadım. Bilhassa Milliyet Çocuk sayesinde Türk ve Dünya edebiyatının klasikleriyle çok erken yaşta tanıştım. Hele derginin ortasında verilen klasik romanların çizgi roman uyarlamalarını heyecanla okurdum. Benim gibi çocukluğu seksenli yıllarda geçmiş iyi okurlarda edebiyata ilgiyi yaratan ve çocuk muhayyilemizi zenginleştiren başlıca kaynaklardan biriydi Milliyet Çocuk. Ama sanırım sonra aynı kalite ve derinlikte dergiler bu çizgiyi devam ettiremediler. Şükür ki şimdi bu tarz süreli yayınların sayısı artıyor. Artmak da zorunda; çünkü çocuk edebiyatı bir sektör olarak, sektörün dergicilik gibi en önemli ayağı olmadan varlığını sürdüremez.

Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün: Süreli yayınlarda edebiyat, sinema ve tiyatro gibi sanat dallarının eleştirisi yapılmaktadır. Bunlarda yayın organlarında edebiyat ve sanat eleştirisinin temel anlayışına koşut eleştiriler yer alıyor, ancak çocuk ve gençlik edebiyatı alanındaki yazılar çoğunlukla basit tanıtım ve çözümleme anlayışının ötesine gidememektedir.

Akademinin çocuk ve gençlik kitaplarına dönük eleştirel yaklaşımında bir geri duruştan bahsedebilir miyiz? Sebepleri nelerdir?

Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün: Bence akademi eleştirinin bilimsel temellerini ele alma konusunda görevini yapıyor. En azından çocuk ve gençlik edebiyatını temel bir uğraş alanı olarak gören akademik çevreler “Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Eleştirisi” gibi derslerde konuyu irdelemekteler. Özellikle lisansüstü eğitim aşamasında eleştirinin temelleri incelenmekteve öğrencilerin bu konuda duyarlı kılınması öngörülmektedir. Ancak eleştiri gibi duyarlı bir alanda haklı olarak zaman zaman geri duruşların da olabildiğini görebiliriz. Eleştiri kültürünün oluşamadığı bir alanda bu durumu bence haklı görmek gerekir.

Çocuk edebiyatı alanındaki akademik eğitimin, gerek içerik üretimine gerek eleştiri kültürünün gelişimine katkılarından söz etmek mümkün mü? Bu alanda bir boşluktan söz edilebilir mi?

Gökhan Yavuz Demir: Bence akademik çalışmaların, sadece çocuk edebiyatında değil pek çok alanda Türkiye’de eleştiri kültürünün gelişimine katkı sağladığından söz etmek mümkün değil. Akademi, içindeki entelektüel tutkusunu her şeye rağmen kaybetmeyen az sayıdaki Don Kişot’una rağmen, Türkiye’de hep geriden gelir. Bunun Türkiye’de üniversitenin kuruluş misyonuyla ilişkili pek çok sebebi var. Benim iki senedir edindiğim tecrübelerden anladığım kadarıyla, Türkiye’de çocuk edebiyatına gönül vermiş, alanın editör, yazar, çevirmen, çizer gibi emekçileri yollarını el yordamıyla bulmaya çalışıyorlar. Sevindirici olansa kat ettikleri mesafenin hayli ciddi bir mesafe olması. Eğer iş onlara değil de akademiye kalsaydı Ömer Seyfettin hikâyelerinden öteye çok da gidemeyebilirdik. Bu bir birikim meselesi. Tıpkı bir bayrak yarışı gibi birikimlerimiz elden ele ve kuşaktan kuşağa geçiyor. Sanırım gelecek yirmi senede çok ciddi bir çocuk edebiyatı literatürü birikimimiz olacak. İşte o zaman eleştiri kültürünün zenginleşmesi ve zenginleşen eleştiri kültürüyle de dünya edebiyatına eklemlenmemiz ve ona “ölümsüz eserler” katmamız da mümkün olacaktır.

Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün: Bizlerin yaptığı eğitim, içerik oluşturmayı öngörmemeli. Yoksa sanatçıyı sansürleme gibi tuhaf durum ortaya çıkabilir. Bu nedenle bu soruya daha farklı bir yanıt vermek istemiyorum.

Eleştiriye tahammülümüz var mı çocuk ve gençlik yayıncılığında? Yoksa kültür olarak kişiselleştirmeye çok mu yatkınız?

Gökhan Yavuz Demir: Bakın bizim eleştiri dediğimiz kavramın İngilizcesi “krtik”tir. Ve kritik kelimesi ile kriter kelimesi Yunanca aynı kökten gelir. Yani kritiğin, eleştirinin olması için kriterlerin olması şarttır. Kriterler yoksa neyin kritiğini yapacaksınız ki! Kriterlerin olmadığı yerde bolca övgü ve sövgü vardır; ama bunlar eleştiri değildir. “Ben sevmedim,” veya “çok sevdim,” demekten öteye gitmez yazılan metinlere dair söyleyecekleriniz. Oysa mesele sevip sevmemeniz değil, neye göre eserin beğeni sınavından geçtiğini veya kaldığını gerekçelendirebilmektir. Bu tarz bir kritik, Türkiye’de akademinin de edebiyatın da hiçbir sahasında hiçbir zaman varolmadı ki çocuk edebiyatında eleştiriye tahammül olsun. Kriterlerin olmadığı yerde ilişkiler vardır. Tanıdığınız bir yazarın kitabını tezahüratlarla översiniz yahut da haz etmediğiniz bir yazarın yeni kitabına yuhalayarak söversiniz. O nedenle kriterlerin olmadığı yerde mesele daima kişiselleşir. Dürüst olmak gerekirse kültür olarak pek çok sebepten zaten buna yatkınız. Oysa ihtiyacımız olan, hassasiyetlerimiz üzerinden alınganlıklar ve kırılganlıklar göstermek değil. Aksine bir an evvel kriterlere ve kritiğe ihtiyacımız var. Başka türlü evrensel standartta bir eser ortaya koyamayız. Eleştiri olmadan ne kendimizi ne de şikâyet ettiğimiz yapı ve ilişkileri dönüştürebiliriz. Bu da kesinlikle bir birikim meselesi. Şu an için kriterlerimiz yok. Ama az evvel de söylediğim gibi ben bu birikimin yakın bir gelecekte sonuçlarını vereceğinden umutluyum.

Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün: Eleştiri, tanıtım, yorumlama, çözümleme ve değerlendirme yazısı gibi birbirine yakın ama işlevleri farklı türleri birbirinden ayırt etmek gerekiyor öncelikle. Edebiyat eleştirisi kültürünün temeli, olumlu ya da olumsuz bir yargı üretmekten çok yapılmak istenen şeyin amaca ne kadar ulaşıp ulaşamadığını hem bilimsel ölçütler ışığında nesnel olarak ortaya koymakla ilgili hem de eleştirmenin bu bilimsel bilgiler ışığında ürünü kişisel bakış açısıyla öznel olarak yargılamasıyla ilgili bir alan. Bunun için eleştiri iki tarafı keskin bir bıçak olarak betimlenir çoğunlukla. Eleştiride amaç, bir kitabı övmek ya da yermek değil kuşkusuz. Amaç, bir edebiyatbilimci duyarlığıyla metni oluşturan tüm ögeleri betimlemek ve bu betimlemeler ışığında amaca ne kadar ulaşılabildiğini yargılamaktır. Nesnellikten kaynaklanan bu türden öznel yargılar aslında yazara, okura, yayıncıya ve ilgili tüm paydaşlara önemli fikirler verecektir. Oysa ülkemizde bir kitap hakkında övgü dolu yargılar ürettiğinizde herkes eleştirmeni(!) alkışlıyor ancak başta yazar ve yayıncılar olmak üzere olumsuz eleştiri kişisel bir saldırı olarak algılanıyor. Bu nedenle ülkemizde çocuk edebiyatı alanında bir eleştiri kültürünün varlığından söz etmek olanaklı değil. Daha çok tanıtım ve çözümleme düzeyinde saptamaların yapıldığını düşünüyorum. Oysa sağlıklı işleyen bir eleştiri mekanizması yazar ve yayıncı için bir ayna görevi görecek, eksikleriyle kişileri yüzleştirecektir. Kanımca olumsuz eleştiriye tahammül edebilme kültürü henüz ülkemizde oluşamadı.

Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatının dünyada yeri

Çocuk ve gençlik edebiyatımızın, dünyadaki yerini değerlendirebilir misiniz? Türkçe çocuk ve gençlik kitapları yurt dışında ilgi görüyor mu? Geçmişten bugüne, nasıl bir gelişimden bahsedebiliriz?

Aslı Shaeferdiek: Çocuk ve gençlik edebiyatımızın henüz gerçek anlamda tanınır ve bilinir hâle geldiğini söylemek güç. Tüm dünyada çocuk ve gençlik edebiyatı genelde içe dönük ve yerel. Örneğin İngiltere’de, çeviri eserlerin yayınlanan tüm eserlere oranı sadece %3. Çocuk ve gençlik edebiyatı söz konusu olduğunda, bu oran daha da düşüyor. Bunun dışında çeviri edebiyatta da Anglo-Sakson ülkelerin hegemonyasnı görüyoruz. Başka kültürlerden de son derece iyi edebiyat ürünleri çıksa da özellikle dil sorunu nedeniyle bunların sesini yeterince duyamıyoruz. Öte yandan, çocuk ve gençlik edebiyatımız çok yakın geçmişte dünya ile etkileşime geçmeye başladı. Bu alandaki eser üretimi de ancak son yıllarda artış gösterdi. Türkçe çocuk ve gençlik edebiyatına yurtdışında ilgi yavaş yavaş artıyor. Bu ilginin özellikle komşu ülkelerden geldiğini belirtmeliyim.

Geçmişten günümüze çok büyük bir atılım yapıldığı kesin. Bir dalganın yükselişine şahit oluyoruz. Çocuk ve gençlik yayıncıları son yıllarda gerek yayın çeşitliliği gerekse yayın kalitesi açısından büyük atılım yaptı. Okurların artan beğenisi ve talebi, yayınevleri arasında daha kaliteli iş çıkarmak uğruna rekabet oluşması da çocuk ve gençlik edebiyatının gelişimi için uygun bir iklim sunuyor. Birçok yayınevi, yurtdışındaki fuarlara katılarak yayınlarını dünyaya tanıtmak için uğraşıyor. Bu çalışmalar gitgide yoğunluk kazanacaktır.

Suzan Geridönmez: Dünyayı neresi olarak algılıyoruz? İlk akla gelen Avrupa ve Amerika’ysa, burada Türkçe çocuk ve gençlik kitaplarının sahici bir ilgi gördüğü kanısında değilim. Nerelere telif satışları gerçekleştiriliyor diye baktığımızda, başta Almanya olmak üzere çok az Batı ülkesi dikkat çekiyor. Üstelik buralara “ihraç” ettiğimiz çocuk kitapları genellikle Batılı okurla buluşmuyor. Türkiyeli göçmen nüfusunun gelişkin olduğu ülkelerde, eserlerimiz çoğunlukla çift ya da çok dilli basılıp köken ve kültür itibarıyla Türkiye’yle bağı olan genç kuşaklar için, göçmen geçmişi olan kuşakların kültürleriyle bağlarını canlı tutma arayışına yanıt vermek için yayımlanıyor. Yani çocuk ve gençlik edebiyatımızın Amerika ya da Avrupa toplumlarına kültürel bir etkide bulunduğundan bahsedilemez.

Ne var ki geçmişle karşılaştırıldığında, Türkçe yetişkin edebiyatının sesini daha çok duyurmasının, nitelikli, çağdaş eserlerin güçlü bir çeviriyle yabancı ülkelerde okurla buluşmasının da etkisiyle, çocuk ve gençlik edebiyatımıza da daha alıcı gözle bakılmaya başlandığı söylenebilir. Bunda genç kuşak illüstratörlerimizin çağdaş ve evrensel bir çizgi yakalamalarının ve Türkçeden yabancı dillere edebi çeviri yapan kişilerin hem nicelik hem nitelik olarak gelişmelerinin de payı yadsınamaz. Büyüyen ilgi ve merakın somut bir sonuca (telif satışına) dönüşme oranı henüz çok düşük. Nedeni Türkçe çocuk ve gençlik kitaplarının metinsel özelliklerinde, edebi ve estetik niteliklerinde, çağdaşlık, özgünlük ve evrensellik bağlamındaki zayıflıklarında aranmalı.

Bunun dışında coğrafi ve kültürel yakınlığımızın olduğu Balkan ve Arap ülkelerinde ayrıca İran’da, tüm eksikliklerine rağmen Teda programının olumlu katkısıyla Türkçe çocuk ve gençlik edebiyatı eskisine göre çok daha fazla çevrilme olanağı buluyor.

Tülin Kozikoğlu: Bu konuda somut veriyi yayıncılar verebilir sanırım. Onlar büyük resme hâkimler çünkü. Fakat son yıllarda yurt dışı satışların arttığını duyuyoruz. Eskiden çevrilmiyor muydu kitaplar farklı dillere? Elbette çevriliyordu ama anladığım kadarıyla sadece birkaç yazarın kitapları çevriliyordu. Şimdi sayı arttı sanırım. Bir de İtalya, İspanya gibi nispeten daha zor beğenen ülkelere de satılır oldu kitaplarımız. Ama dediğim gibi, bunlar hep kulaktan dolma bilgiler. Ya da sadece kendi kitaplarıma daynarak verebildiğim bilgiler. Bu konuda esas araştırılması gereken mesele şu bence: Eğer gerçekten bir artış varsa, bu artışın sebebi ne? Ülkemizden daha çok “iyi kitap” çıkması mı, yoksa yayıncıların “iyi kitap”ları daha “iyi şekilde” yurt dışına tanıtmaları mı? Sanırım eskiden etkili bir tanıtım yapılmıyordu. “Nasılsa beğenmezler bizim kitapları,” gibi bir önyargı vardı sanki hem yayıncılarda hem de ajanslarda. Bu sabit fikir değişti gibi geliyor bana.

Konu seçimi, dil ve üslup gibi yazınsal meselelerde çeviri eserlerin, Türkçe edebiyata etkisinden bahsedebilir miyiz? Yazar ve çizerlerimiz, dünya edebiyatından ne düzeyde etkileniyor?

Aslı Shaeferdiek: Ben şahsen yazar ve çizerlerimizin, dünya çocuk ve gençlik edebiyatındaki gelişmeleri daha yakından gözlemlemelerini isterdim. Değişik seslere, değişik bakış açılarına açık olmak, insanın kendi içindeki yaratıcı gücü de harekete geçirir. Fakat bunların yanı sıra, sadece bize ait olanı da ortaya çıkarabilmemiz gerekiyor. Birçok ülkenin özgün, tipik bir yazın ve çizim üslubu var ve bu da onların bunca güzel eser arasında seçilmelerini sağlıyor. Özellikle kitap resimlemede ülkemize özgün bir üslup geliştirdiğimiz henüz söylenemez.

Suzan Geridönmez: Kültürel hegemonya sanatın tüm alanlarında olduğu gibi edebiyatta da yansımasını buluyor. Çocuk ve gençlik edebiyatı elbette bundan muaf değil. Hegemonya çok olumsuz tınılayan bir sözcük. Buna karşın, dünya edebiyatının Türkiye çocuk ve gençlik edebiyatına olan büyük etkisini son derece değerli buluyorum. Çeviri eserlerin ülkemizde çağdaş çocuk edebiyatının doğuşunda olduğu gibi gelişmesinde de vazgeçilmez bir rolü var. Benim gözlemlerime göre yansımasını en çok konu seçiminde görüyoruz. Çeviri eserler olmasaydı ölüm, boşanma, aşk gibi toplumsal ya da insan hakları, çevrecilik, barış savunusu, hayvan hakları gibi siyasal konular Türkçe çocuk ve gençlik edebiyatında böylesine yaygın bir şekilde yer bulabilir miydi? Elbette okuduğumuz ve etkilendiğimiz çeviri eserler dil ve üslubumuzda da iz bırakıyor. İlham verici ve zihin açıcı olabiliyor. Ancak bir konuyu “devralmak” nispeten kolaysa, onu kendi hikâyemiz yapabilmek, onu kendi üslubumuzca anlatabilmek hazmetmeyi ve hazım sonrası şekil bulan belli bir özgünlüğü gerektiriyor. İşte, burada hegemonya tekrar devreye giriyor…

Öte yandan Türkiye’de çağdaş çocuk edebiyatını belirleyen bir hegemonyadan bahsedilecekse adı ilk anılması gereken çeviri edebiyat değil, milli eğitim sistemimizdir. Okul kapısından girebilecek eserler yazma ve yayımlama kaygısı, çeviri edebiyatı çok iyi izleyen, yüzü ve bilinci dünyaya dönük ama ayaklarıyla kendi toprağına basan, pekâlâ evrensel nitelik ve değerde eserler üretebilecek yazarlarımıza ket vuruyor. Bazen (ya da çoğunlukla?) yazarlar bu dar elbiseyi giymeyi kendi tercih ediyor. Çizerlerimiz, alanlarının onlara tanıdığı avantajlardan da yararlanarak daha özgür davranıyor. Bu yüzden onlar, henüz dünyadan etkilendikleri kadar olmasa da dünyayı etkileyebiliyor.

Tülin Kozikoğlu: Elbette çok etkileniyorlar, etkileniyoruz. Bunu olumlu yönde söylüyorum. İyi olandan tabii ki etkilenmeliyiz. İyi kitap, iyi kitap okuyarak yazılır. Ben yazı yazmayı ikinci bir dilde konuşmaya benzetiyorum. Örneğin İngilizceyi iyi konuşmayı öğrenmek için o dile hâkim birilerinin konuşmalarını bolca dinlemelisiniz. Onların ağzından dili duymalısınız. İyi yazı yazabilmek için de o dile, yani yazıya hâkim birilerinin kaleminden
çıkan cümleleri okumalısınız. Kopya çekmekten bahsetmiyorum. Esinlenmekten de bahsetmiyorum. Çok başka bir şey bahsettiğim. Ne kadar kaliteli uyaran girerse, o kadar kaliteli ürün çıkar. Çizerler için de bire bir aynı mesele geçerli.

Son yıllarda ciddi bir mesafe kaydedilse de yayımlanan çocuk ve gençlik kitaplarında sayısal ağırlık hâlâ çeviri eserlerde. Burada bir sağlıksızlıktan bahsedebilir miyiz? Yerelden, bizim yaşayışımızdan beslenen bir çocuk edebiyatı ihtiyacından bahsetmek mümkün mü?

Aslı Shaeferdiek: Yerli eserlerin yanında çeviri eserler de kesinlikle yayınlanmalı. Bu, çok seslilik, çok renkliliktir; çocuklarımızın ve gençlerimizin önünde yeni ufuklar açar, onlara yeni dünyalar tanıtır. Bununla birlikte dünyada, yayınlanan çocuk ve gençlik eserlerinin bu denli büyük bir oranı çeviri eser olan bir başka ülke bilmiyorum. Çeviri eserler genelde ilk yayınlandıkları ülkede beğeni kazanmış ve yayın hakları başka ülkelere de yayılmış, yani rüştünü ispatlamış eserler. Bunun yanı sıra hazır bir işi, Türkçeleştirip yayınlamak yayıncılar için daha kolay. Buna karşılık, “yerli” bir eser yayınlamak son derece zahmetli. Onca dosya arasından ışık saçanı
seçmek, hazırlamak, tanınması için ayrıca çaba harcamak gerekiyor. Ama bu, kesinlikle yapılmalı. Yoksa bir süre sonra kendi sesimizi işitemez oluruz.

Tülin Kozikoğlu: Bu sorunuzu bir önceki soruyla bağlantılı olarak cevaplamak istiyorum. Sanırım yabancı dillerden çevrilen eserlerin etkisi “dil ve üslup” açısından olumlu yönde olurken, “konu seçimi” söz konusu olunca olumsuz yönde sonuçlara da sebep oluyor diye düşünen bir kesim var. Evet, seçilen konular da “Batı”lı olursa, “yerel”- den beselenen bir edebiyat oluşamıyor belki. Fakat “konu” başka bir kitaptan beslenerek seçilir mi, emin değilim? Yani hangi yazar “Şu yazar, şu konuda bir şey yazmış. Ben de yazayım” diye konu seçer ki? Bir kitap yazarken seçtiğiniz konu illa ki sizin bir “mesele”niz olan konudur. Yani sizi dürten konuları seçersiniz ve kitap yaparsınız. “Yerel” konular yazarlarımızı dürtmüyorsa, “yerel” konular yazarlarımızın meselesi olamıyorsa, bunun sebeplerini başka yerde araştırmak lazım bence. Yazarlarımız çeviri kitapları çok okuduğu için “yerel” meselelere değinmiyor demek bana mantıklı gelmiyor. Bunun altında çok daha derin bir şeyler var. Mesela hâlâ çocuk kitabı yazarlarının çoğunlukla büyük şehirlerden çıkıyor olması da bir sebep olabilir mi? Benim İstanbul’dan, örneğin Artvin’in “yerel” olanını yazmam, Batı’nın yerel olanını yazmam kadar eğreti durmaz mı? Ama Artvin’deki “yerel” bir mesele benim de meselem olduysa, o başka. Ve bir de “bizim yaşayışımız” diye tanımladığınızın ötesinde “yerel” olan meselelerimiz var ki onlara değinilmiyorsa altında çok değil, çok çok daha derin bir şeyler yatıyor. Hepimizin bildiği gibi, hem psikolojik hem de politik sebepleri var bunun.

Aslında bu soru yazar değil, yayıncılara sorulmalı sanki. Niye bu kadar çok çeviri eser var? Yayıncılar belli ki yerli eserler arasından yeteri kadar “iyi kitap” çıkaramıyorlar ki rotayı çeviri eserlere çeviriyorlar. Ve bir de okura sorulmalı. Okur çeviri eseri satın almayı tercih ediyor ki, yayıncı daha çok çeviri eser yayımlıyor. Bu sorunuza biz yazarların fikri değil, istatistikler cevap olmalı.

Dünyadaki örnekleriyle kıyaslandığında, Türkçe çocuk ve gençlik kitaplarında bir estetik özgünlük ve edebi nitelik sorunundan bahsedilebilir mi? Samimiyet, sahihlik ve estetik konusunda çocuk vegençlik edebiyatında ne durumdayız? Estetik ve edebi nitelik bağlamında bir kanonlaşma sürecinden söz edilebilir mi?

Aslı Shaeferdiek: Dünyadaki örnekleriyle kıyasladığımızda, Türkçe çocuk ve gençlik kitaplarında henüz kat etmemiz gereken bir yol var. Son yıllarda bu alanda çok kitap üretildi, fakat niteliğin niceliği gerçek anlamda izlediğini söylemek zor. Artık dünyanın her yerinde, gerek görsel gerekse yazınsal estetik açısından çok yüksek seviyede eserler veriliyor ve tüm bu güzel kitaplar okyanusu içinde ancak samimiyetle, edebiyat ve sanat üretmek amaçlı yapılmış, okurunun iç dünyasını, beğenisini ciddiye alan, kendine özgü ve aynı zamanda da yenilikçi eserlerle bir yer bulabiliriz.

Suzan Geridönmez: Tek tek eserlerden hareket edildiğinde estetik özgünlük ve edebi nitelik sorunundan daima bahsedilebilir. Samimiyeti ve sahihliği tartışmak ise ancak istisnalar üzerinden mümkün ve bence bu soruşturmada yeri yok. Türkiye çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatına genel olarak yaklaştığımızdaysa yeni yolların az denendiğini, aykırı (ve o ölçüde de ilginç, ferah) seslerin az duyulduğunu görüyoruz. İyi de neden? Bunun yanıtının çocuk edebiyatı alanı içerisinden verilebileceğini düşünmüyorum. Özgünlük, sanat ve edebiyatta daima bir özgürlük sorunudur da. Diğer yandan en özgün sanat eserlerinin en büyük baskı ortamlarında üretildiği de doğrudur. Eh, bu da (tüm toplumsal dinamiklerden soyutlandığında) bir cesaret sorunudur…

 

Bu yazıyı beğendin mi? Paylaş!

About The Author

Yorum yaz