İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Birlikte yaşamak, doğada(n) olmak

İrem Sunat Özat, sualtı dünyasını ve canlılarını anlatırken, onları “insana benzer” bir sosyalleşme sistemi içinde kurgulamış. Okula giden, para kazanan, ince zevkleri olan, şov dünyasını seven türlü deniz canlısı…

Yazan: Sema Aslan

İrem Sunar Özat’ın, kendi gibi çocukluğu denizler ve okyanuslar üzerinde geçen kahramanı Kakalak’ın macerasını anlattığı romanı Büyülü Deniz, her şeyden önce görsel bir şölen. Romanı okuduktan sonra sualtının muhteşem dünyasına sahiden gitmiş, tarifi zor renk ve biçimlerin arasında gezmiş, bolca yüzmüş olduğunuzu düşünmeniz epeyce mümkün. Bu başarılı görselleştirme ve imgelerin capcanlı anlatımın kaynağında çok büyük ihtimalle yazarın çocukluk anılarından, deneyiminden izler ve kuşkusuz denizlere, okyanuslara, sualtı dünyasına duyduğu derin sevgi bulunuyor. İtiraf etmek gerekirse, çocukluk günlerini karadan uzakta, yük gemilerinde geçiren kahramana da yazara da imrenmek çok kolay! Kim bilir, ne hikâyeleri vardır?
Büyülü Deniz, belki de bu pek çok hikâyeden sadece bir tanesidir. Adı, Deniz Canavarı tarafından büyülendiği için unutulan ve bu nedenle Kakalak olarak anılan roman kişisi 10 yaşında, doğaya ve maviliklere tutkun, meraklı bir kız çocuğudur. Yılın en sevdiği zamanı, karadan ayrılacakları ve haftalar boyu bir yük gemisiyle denizlerden okyanuslara, okyanuslardan limanlara, limanlardan plajlara, plajlardan uzun bir mavi yolculukla tekrar eve varacakları yaz tatilleridir. Kendini en az karadaki kadar güvende ve mutlu hissettiği bu engin mavilik, Kakalak’a geniş bir hayal gücü kazandırmıştır. Zihnin farklı deneyimlerden geçtiğinde nasıl farklı çalışabildiğine örneklerle doludur Kakalak’ın yaşamı. Daha romanın başında, bu zihin açıklığının ve kıvraklığının dile yansımalarını görüyoruz. Kakalak, okyanus göçmeni bir topluluğun yaşantısını düşünürken aklına gelen ilk şeylerden biri dil oluyor: “Kesin denizle ilgili bir sürü kelimeleri vardır. Denizin binbir türlü hali var çünkü. Biz sadece birkaçını adlandırıyoruz.” Bu merak uyandıran giriş, tadımlık bir bölümle devam ediyor, en yakın arkadaşı hemen bir örnek veriyor: “Mesela ‘deniz süt liman’ diyoruz,” diyor. İstiyoruz ki bu bölüm uzasın da uzasın. Çünkü Kakalak’ın kapısını araladığı bu dünya, daha ilk anda ilgimizi çekiyor. Tıpkı Kakalak’ın dediği gibi, sanki bambaşka bir gezegende, başka bir var oluş biçimiyle tanışacakmışçasına meraktayız -dili öğrenmemiz gerekiyor! Fakat bu bölüm sahiden de tadımlık: “Karada bildiklerin denizde işe yaramayabilir. Kullandığımız bir sürü kelime bile orada farklı. Odaya kamara deniyor mesela, pencereye lumboz. Sağın sağ değil, solun da sol değil. Sağ tarafa sancak, sola iskele deniyor.” Bu tadımlık bölüm, hoş bir anekdotla sona ediyor. Geminin arka tarafına “kıç” dendiğini söyleyen Kakalak, şu saptamasıyla karadaki yaşamın denizdeki yaşamdan farkını dille, daha genel bir çerçevede “yaşam kültürüyle” mimliyor: “Bu lafı karada kullansam, annem kıyamet koparır. Ama gemide istediğin kadar ‘kıç’ demek serbest!”
Yedi Denizler isminde, ilk kez sefere çıkacak bir gemiyle seyahat edecek olan Kakalak ve ailesi, denizleri de gemileri de yakından tanımalarına ve haftalar boyu karadan uzakta yaşamaya alışkın olmalarına rağmen, bu defa bir şeylerin ters gideceğini daha baştan sezer gibiyiz; Kakalak, cadıyla karşılaşmasının ürkütücü etkisini hâlâ üzerinde taşıdığı için belki. Ama daha çok, roman, Atlantik Okyanusu’nun derinlerine taş gibi batıveren bir Kakalak ve onu burnuyla dürten bir şişe burunlu yunusla bizi tanıştırarak başladığı için. Daha ilk anda, küçük kızın okyanusa düşeceğini bilerek, gerilimli ve heyecanlı bir yerden başlıyoruz romanı okumaya. Hemen arkasından şarklı söyleyen Sirenler, Kakalak’a özel gönderilen tılsımlar, türlü çeşit mesajlar, beklenmedik fırtınalar… ve sualtının gizemli dünyasıyla karşılaşıyoruz.
İrem Sunat Özat, sualtı dünyasını ve canlılarını anlatırken, onları “insana benzer” bir sosyalleşme sistemi içinde kurgulamış. Okula giden, para kazanan, ince zevkleri olan, şov dünyasını seven türlü deniz canlısı. Bu noktada ilginç bir düşünme alanı açılıyor önümüze: Yazar, romanın ikinci yarısından itibaren Kakalak özelinde, insanın doğayla ilişkisindeki insan merkezli yaklaşımı sorgulayan bir yaklaşımı benimsemiş. Doğayı ve doğadaki canlıları, kendini merkezde tutarak ve kendi ihtiyaçları üzerinden tanımlayan, okuyan, değerlendiren, koruyan insan, tüm bu edimlerinde aslında sonuç olarak perspektifinden kaynaklı tek bir şey yapıyordur; doğayı ve diğer canlıları sömürüyordur çünkü bakışı insan merkezlidir ve bu bakışa göre doğa bir varlık değil, bir “kaynak”tır. Yazarın eleştirel yaklaşımı okunur olmakla birlikte, sualtı yaşamındaki sosyal ağların ve yaşama pratiğinin kendi dilinin, ritminin, geleneğinin yine “insanca” bir sistemi kopyalıyor gibi görünmesi üzerine düşünülebilir. İnsan merkezli yaşamla yüzleştiğimiz romanda, olayların çözüme ulaşması da bu yüzleşmeyle mümkün oluyor ancak yine de yer yer kafa karıştıran bir “Kakalak merkezli” anlatının da kıyısında geziyoruz.

Büyülü Deniz
İrem Sunar Özat
Resimleyen: Melike Şen
Yayıma Hazırlayanlar: Melisa Kesmez – Öykü Özçinik
Nesin Yayınevi, 256 sayfa

 

Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.