İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Akdeniz’de sürgün olmak

“Ben tombulum, diyor Şemse. Çünkü benim yurdum yok. Bedenim büyüsün de ağırlığımı yere atayım. Böylece yere yerleşsin, orayı hissetsin diye çok yiyorum. Topraklarımızdan ayrıldığız zaman çok yürüdük. Yürümüyor, uçuyordum âdeta. Bir yerde ikamet edip orayı vatanım olarak hissedeyim diye şişmanlıyorum. Vücudum büyüsün de boşlukta yer kaplasın diye. Herhangi bir yoğunlukta istikrarlı bir şekilde kalabilmek için, kendine ait bir evde ikamet edebilmek için.”1

Yazan: Feryal Saygılıgil

Hoda Barakat’ın kaleme aldığı Akdeniz Sürgünü yaz başında (Haziran 2021), Mustafa İsmail Dönmez çevirisiyle Delidolu Yayınları tarafından yayımlandı. Kumaşların zamanıyla kişilerin zamanını buluşturan büyülü bir metin sözü edilen. Barakat, eserinin adından da anlaşıldığı üzere sürgün olmayı, savaşların, katliamların sonuçlarını edebiyat yoluyla bize aktarıyor.

Barakat 1952 doğumlu, Paris’te yaşayan Lübnanlı bir yazar. İç savaşın ardından Arapça olarak kaleme aldığı, 1998 yılında yayımlanan Akdeniz Sürgünü isimli metin, 2000 yılında Necib Mahfuz Roman Ödülü’nü almaya hak kazanmış.

Akdeniz Sürgünü, 1975’ten 1990’a on beş sene devam eden Lübnan İç Savaşı’nda yerle bir edilen Beyrut’un binlerce yıllık kültürünü, babasının kumaş dükkânının yıkıntıları içinde yaşamaya çalışan bir adamın hatıraları üzerinden katman katman anlatan bir metin. Metnin en ilgi çekici tarafı, kahramanın dükkânda çocukluğundan itibaren hemhâl olduğu keten, kadife, dantel, ipek türünde kumaşların hikâyesi üzerinden kendi hikâyesini anlatması. Kumaşların özellikleri, tarihsel süreçleri, insanların büyüme, olgunlaşma/olma süreçlerine eşlik ediyor. Bunun yanı sıra roman okuyucu, moda kelimesinin ortaya çıkışı ve hazır giyimin beden algısına etkisi (s.41), kapitalizmin kumaşların niteliğini değiştirmesi ve bununla birlikte cilt hastalıklarının ortaya çıkışı (s.133) üzerine düşündürüyor. Arka planda ise mezhep çatışmalarıyla Beyrut’un yıkımına tanıklık ediyoruz. Anlatıcı, hatıralarına gömülmüş, caddelerde ve sokaklarda patlayan bombaların eşliğinde, baba mesleğini sürdürme endişesi taşımaktadır. Buna annesinin geçmişteki ve sonraki eylemlerini anlama uğraşı da ekleniyor.

Babasının ölümünden öncesini ve sonrasını hatırlıyor; çocukluğunu, annesinin kız evlat beklentisini, kendisinin okuyup “adam olamayacağı” ve babasından bir adım ileri gidemeyeceği fikri üzerine düşünüyor. Annesini anlamaya çalışıyor.

Anlatıcı savaş sırasında yıkılmış, yerle bir edilmiş kentin yıkıntıları arasında kendine geliyor: “Etrafımdaki şişmiş cesetleri ve kokularını fark edince beni ıskaladıklarını ve hâlâ hayatta olduğumu anladım. Kafamda gidip gelen görüntülerden üzerimde ölenlerin ağırlığı ile birkaç kez ayıldığımı ve onları ittirdiğimi anladım. Ağızları havaya doğru açık olanların gırtlaklarından çıkan sesler duydum…”(s.112) ve bu yıkıntılar, moloz yığınları arasında dolaşıyor. Dolaştıkça hatırlamaya başlıyor. Kimi zaman hayal kimi zaman halüsinasyonlar görüyor: Annesinin bakıcısı Şemse’ye âşık oluşunu, rengârenk kumaşları, annesini, babasını hatırlıyor.

Anlatıcının zihninde Mezopotamya’yla ilgili anlatılar, destanlar büyük yer tutmakta. Bunları kendi hikâyesiyle, kumaşlarınkiyle harmanlayarak büyük bir heyecanla aktarıyor bize. Örneğin, ketenin yaraların kapanmasına yardımcı olan iyileştirici gücünün önemini, mütevazılığını, cömertliğini; kadifenin gizemini, üç boyutlu olmasını; “havadaki örgü” dantelin lüksü, zenginliği temsil etmesini; ipeğin ritmini, sesini ve bilgece bakabilmeyi ipeğe… Tüm bunları tarihsel arka plan ve kendi hikâyesiyle birlikte ilmek ilmek örüyor.

Kitabı okuduktan sonra kumaşları başka türlü görmeye başlıyor; yerine göre fısıldayan yerine göre haykıran seslerini işitiyorsunuz: “Şimdi yerinde kal, Şemse. İpek kumaşlara yaklaşıp hepsini tek tek hareket ettireceğim. Sen de dinle. Boğuk sese, nağmelere, uzaktan gelen davul sesine, aşkın gözlerini kör edenlerin ellerindeki kemanın çıkardığı iniltilere kulak ver. Kumaşların uçlarını toplayarak avucumun içine hapsedip sonra tekrar açtığımda ne duyuyorsun? Duyduğun ses ne? Küçük bir derenin önündeki setin bir anda kaldırılışı, alev gibi kumlara, hücum eden dalgalar, şehvetle titrerken azat oluveren nefes, memedeki sütün emzikli bebeğin ağzına dökülmeden önceki çağlayışı, pürüzsüz bir camın üzerinde soğuk civanın titreyişi ya da rahim zarındaki kanın ilk fışkısı mı?” (s.140).

Akdeniz Sürgünü, tarihsel anlatılar eşliğinde sürgün olmak, mültecilik üzerine hüzünlü bir metin. Aynı zamanda yıkıntılar arasındaki bir adamın arayış, hatırlama, kayboluş hikâyesi. Savaş sonrasında cesetler, yıkıntılar arasında var olabilme, ayakta kalabilme uğraşı. Romanın sonunda anlatıcının sorusu bütün bu uğraşı anlamlandırmak gibidir: “Sonra kendi kendime, neden buna geri dönüyorum ki dedim. Bütün hayatımı havanda su dövmek için harcamadım mı zaten? Her yaptığımız şey bu değil mi baba?”

Sahi, biz ne yapıyoruz?

1 s. 69-70

Akdeniz Sürgünü
Hoda Barakat
Türkçeleştiren: Mustafa İsmail Dönmez
Editör: Ayşegül Utku Günaydın
Delidolu Yayınları, 164 sayfa
Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.