İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Gutenberg evrenine yolculuk

1500’lerden bu yana korsan kitap, sansür, yandaş yayıncılık, zorlu çalışma koşulları, düşük ücret, ekonomik krizler, kâğıt yokluğu ve daha neler neler…

Yazan: Safter Korkmaz

Guyanalı şair, yazar John Agard, Kitap isimli eserinin hemen başında “Kitaptan önce var olan nefesti,” hatırlatmasını yapar. (Kitap, John Agard, çev. Bülent O. Doğan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 8) Kitabın tarihini, yazının bulunuşundan önceki dönemden başlayarak ele almak, ilk bakışta şaşırtıcı bir tercih gibi gelebilir. Ancak kitabın temel işlevlerden birinin bellek aktarımı olduğu düşünüldüğünde, Agard’ın tercihi anlam kazanacaktır. 

Yazı öncesi sözlü anlatı geleneği, yani “nefes”, insanlığın deneyim ve bilgi birikimini aktarabilmesinin tek yoluydu. Öte yandan Romalı senatör Caius Titus’a atfedilen, “söz uçar, yazı kalır” mealindeki Latin atasözünde de pek güzel ifade edildiği gibi; sözlü aktarım, bilginin (ve söze dayalı diğer kültürel varlıkların) korunmasında sorunlu bir araçtı. Bu bağlamda, bilginin korunması ve yayılması amacı gözetildiğinde, yazının icadını gerekli kılan koşulların, kitabın varlığını da beraberinde getirdiğini düşünmek yanıltıcı olmayacaktır.

Yazının ilk olarak, yaklaşık 5500 yıl önce Antik Mezopotamya’da Sümerliler tarafından kullanıldığı düşüncesi yaygın olsa da onlardan önce, Antik Mısır ya da Harappan Uygarlığı tarafından da bulunmuş olması olasıdır. Bu antik bölgelerde yapılan kazılarda çıkarılan kil tabletler, yazının bulunuşuna ışık tutamasa da ilk kitap örneklerine ev sahipliği yaptıkları bilgisini bizimle paylaşırlar. Örneğin Antik Mezopotamya’dan günümüze ulaşan Gılgamış Destanı, kil tablet üzerine kazınmış (şu ana dek ulaşılabilmiş) en eski edebiyat eseri sayılmaktadır.

Tarihçi Albert Labarre Kitabın Tarihi isimli eserinde şöyle der: “Kitabı tanımlayabilmek için, bir araya gelmeleri zorunlu olan üç kavramın varlığı gereklidir: Yazı için bir dayanak, bir metnin yayılması ve muhafazası ve kullanışlılık.” (Kitabın Tarihi, Albert Labarre, çev. Galip Üstün, İletişim Yayınları, s. 4) 

Labarre’ın dayanak olarak tanımladığı, kitabın üzerine yazıldığı malzemeler, tarih boyunca çeşitlilik göstermiştir. İşin aslı, kil tabletler bu çeşitlilikte, kronolojik olarak ilk sırada değildir. Kaderin cilvesi, bugün kullandığımız kâğıdın ham maddesi ağaç, kitabın yolcuğunun başında da karşımıza çıkar. Labarre’a göre kitabın gerçek anlamdaki ilk dayanağı ağaçtır. Kitap anlamına gelen Yunanca “biblos” ve Latince “liber” kelimelerinin anlamlarından biri de “ağaç kabuğu”dur. (a.g.e. s. 8)

Ağaç kabuğundan kâğıda kitabın izini sürmek, elbette bu yazının sınırlarını aşan bir konu. Meraklı okur, bu süreci (100 metrelik papirüs kitaplardan Mısır’ın binlerce yıllık Ölüler Kitabı’na, parşömenin bulunuşundan codexe pek çok ilgi çekici bilgi eşliğinde) Labarre’ın eserinden takip edebilir. Biz bu noktada, Çinli bilgin Cai Lun’un bulduğu kâğıdın, kitabın yolculuğunda en önemli dönüm noktalarından biri olduğunun altını çizmekle yetineceğiz.

Cai Lun’un M.S. 100’lü yıllarda bulduğu düşünülen kâğıdın sırrı, yüzyıllarca Çin’den dışarı çıkamadı. Nihayetinde kâğıt, Çin’in sınırlarını aştığında önce Araplar tarafından, sonra da İspanyollar vasıtasıyla Avrupalılar tarafından kullanılmaya başladı. 12. yüzyıldan itibaren Avrupa’da kâğıt imalathaneleri kurulmaya başlanmıştı.

Ama kitabın altın çağını başlatan asıl olay, kuyumcu Johannes Gutenberg’in 1447’de, dayanıklı malzemelerden üretilmiş, hareketli dizgi (sökülüp istenilen şekilde tekrar kullanılabilir harflerle) ile baskı tekniğini geliştirmesi oldu. Kimi kaynaklarda, pek de doğru sayılmayacak bir şekilde, matbaanın bulunuşu olarak adlandırılan bu gelişme, kitabın olduğu kadar insanlığın tarihini de değiştirecekti. 

Aslında kâğıda baskı yapan ilk matbaa Gutenberg’den önce yine Çin’de, 9. ve 10. yüzyıllarda  kullanılmaya başlanmıştı. Bu matbaa, ağaç oyma tekniği (ksilografi) ile çalışıyor, sayfalar ahşap kalıba kazınıyordu. Bu işlem zaman alan, zorlu bir süreçti. Bugün British Library’de bulunan Diamond Sutra’nın bu yöntemle Çin’de basılan ilk kitap olduğu düşünülmektedir.

İlk yayıncılarla tanışalım

Gutenberg öncesi Avrupa’da, kitaplar yaygın olarak el yazması olarak üretiliyordu. Yazıcılar, tezhipciler gibi özel meslek dallarını beraberinde geliştiren bu yöntem, uzun ve zorlu bir üretim sürecini gerektiriyordu; yeterli sayıda kopya üretimi de mümkün değildi. Dahası el yazması kitaplar, kilit altında tutulacak ya da zincirlerle masaya bağlamayı gerektirecek kadar pahalı ürünlerdi. (Kitap, John Agard, s. 57) Üretimi ve erişimi bunca kısıtlı olan el yazması kitapların Avrupa’daki (kopyalarla birlikte toplam) sayısının, 14. yüzyılda ancak on binlerle ifade edilebildiği düşünülüyor.

Gutenberg matbaasından sonra Avrupa’da basım işleri büyük bir hızla yayıldı. 50 yıl içinde, Avrupa’nın yaklaşık 300 şehrinde kurulan toplam matbaa sayısı 1700’ü bulmuştu. Labarre Kitabın Tarihi adlı eserinde aynı dönem basılan eser sayısı hakkında şu bilgileri verir: “15. yüzyılda basılmış olan toplam kitap sayısı 30 ila 35.000, toplam nüsha sayısı ise 20 milyon kadar tahmin edilmektedir.
O sıralar Avrupa’nın nüfusu 10 milyondan çok değildi. 16. yüzyılda ise, basılan toplam kitap sayısı 150 ila 200.000, toplam nüsha sayısı ise 200 milyon nüsha kadar oldu.

(s. 60) 

Kitap basımındaki bu inanılmaz büyümeye rağmen, basım işleri ticari açıdan çok riskli görülüyordu. Harflerin üretiminden ciltlemeye, baskı süreçleri için gereken ham madde ve insan gücü temini matbaa işletmecisine ciddi bir mali yük getiriyordu. Bu noktada basımcının riskini paylaşarak ona sermaye sağlayan, kitabın satışına aracılık ederek finans akışını kontrol eden yeni bir meslek grubu ortaya çıktı. Labarre eserinde yayıncılık mesleğinin çıkışını ve ilk yayıncıları şu satırlarla anlatır okuruna: “Böylece, kitabı imal eden basımcının yanı sıra, ortaya yeni bir meslek, kitabın yapımını sübvansiyone eden ve satışını sağlayan yayıncılık mesleği çıktı.

Fust’un, daha sonra Schoeffer’in, Gutenberg’in yanındaki yeri buydu. Valance’taki ilk basım işlerini finanse etmiş olan Vitzlant’lar, Ravensburg’ta her çeşit ticaretle uğraşan bir ticari ortaklığın üyeleriydiler.” (a.g.e. s.69) 

Fust, Schoeffer ve Vitzlant gibilerini başkaları takip etti ve Avrupa’da bir dizi kitapçı/yayıncı ortaya çıktı. Barthelemy Buyer, Antoine Verard, Jean Petit, Johann Rynmann bu tüccar yayıncılardan birkaçıydı. Bunların dışında Anton Koberger gibi basımcılıktan yayıncılığa geçen isimlere de rastlanıyordu elbette. (a.g.e. s. 69-70)

Matbaa, kitap üretiminde yalnızca yayıncılık ve kitapçılık gibi mesleklerin yayılmasını sağlamadı. Ağır çalışma koşullarına rağmen düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalan bir dizi uzmanlaşmış matbaa işçisini de ortaya çıkardı. Dizgici, baskı makinesini kullanan basımcı, formaları mürekkepleyen kişi ve düzeltmen bunlardan birkaçıydı. Dönemin başka iş kollarında çalışan işçilerine oranla daha eğitimli bir grubu oluşturan matbaa çalışanları, haklarını arama konusunda da birlikte davranmasını bilen, girişken bir topluluktu ve 1500’lü yılların ortalarında bir dizi greve imza attılar. (a.g.e. s. 69-70)

Şurası açık ki önce kâğıdın, sonra Gutenberg matbaasının üretim sürecine dâhil olması salt kitabı değil, bu sürecin içinde yer alan meslek gruplarının da çeşitlenmesine katkı sağladı. Bugün bildiğimiz anlamda modern yayıncılığın bileşenlerini, süreçlerini ve sorunlarını
nüve hâlinde, daha 15. yüzyıldan itibaren gözlemleyebilmek şaşırtıcı.

Yandaş yayıncılığın tarihi ve sansür

Kitap üretiminin çeşitlenmesi ve yığınsallaşması, bugün bile tam olarak çözülememiş bir dizi sorunu, 1400’lerin sonlarından itibaren yayıncıların gündemine getirdi. “Aşırmacılık” meselesi de bunlardan biriydi. Yayıncılar, büyük yatırımlar ve ciddi bir emekle içerik sağlayarak ürettikleri kitapların, başka matbaalar ya da yayıncılar tarafından intihal yoluyla kopyalanması karşısında çaresizdiler. Bugünün “korsan yayıncıları” gibi, dönemin “korsan yayıncıları” da bastıkları aşırma kitapları daha ucuza satarak asıl yayıncının zarar etmesine neden oluyorlardı. Soruna karşı yayıncıların ilk refleksi, kamu idaresinden kendi haklarını koruyacak ayrıcalıklar talep etmek oldu. Ana fikir, basılan bir kitabın başka yayıncılar tarafından kopyalanarak basılmasının belli bir süre için yasaklanmasıydı. Yayıncıların bu talebi ilk olarak 1479’da Würzburg’da karşılık buldu, 16. yüzyılda ise tüm Avrupa’ya yayıldı.

Ancak şaşırtıcı şekilde, fikri haklarının korunması yönünde olumlu bir gelişme sayılabilecek bu ayrıcalıklar, başka sorunlara kapı araladı. Yayıncılara tanınan ayrıcalıkları belirleyen ve dağıtan güç, elbette ülkeleri yöneten iktidarlardı. Örneğin Fransa’da bu yetki direkt, kral XII. Louis’e aitti. İktidarların yayıncılar üzerindeki bu gücü (bugün de benzerlerini yaşadığımız şekliyle), kendine yakın yayıncı tekellerinin oluşmasına olanak sağladı. Süreç, sadece yandaş yayıncılığın güçlenmesi şeklinde ilerlemedi elbette. Kitapların çoğalması ve yaygınlaşması, iktidarları rahatsız eden fikirlerin de yaygınlaşması anlamına geliyordu. Özellikle ruhban sınıfı rahatsız eden içeriğe sahip, “sapkın fikirler”le dolu kitaplar yayımlanmaya başlamıştı. Rastlantıya bakın ki telif haklarına dair ayrıcalıkların tanındığı 1479 yılı, kitap yasaklama ayrıcalığının da tanındığı ilk yıl oldu. Papa IV. Sixtus’un Köln Üniversitesi’ne verdiği denetleme ve yasaklama yetkisini, birçok Avrupa ülkesinde benzerleri izledi. Kitaba yönelen sansür böylece doğmuş oldu ve ne yazık ki şiddetlenerek varlığını günümüze dek sürdürdü, sürdürüyor. Dahası sansür yetmiyor, kitaba ve kitabı üretenlere yönelen şiddet, insanlığın ortak utancına dönüşüyor. Berlin Opera Meydanı’nda kitap yakan Nazilerden 1980 Türkiye’sine kitap yakma histerisi, akıllara ünlü Alman şair Heinrich Heine’nin şu bilinen sözünü getiriyor: “Eğer bir yerlerde kitap yakılıyorsa, orada eninde sonunda insanlar da yakılacaktır.

Erasmus’un zenginliği
ya da ithaf yazıları nasıl doğdu?

Gutenberg sonrası yayıncılığın ilk sıkıntılarından biri de yayımlanacak yeni metinlere duyulan ihtiyaç oldu. Başlangıçta mevcut el yazması metinleri basan matbaalar, çeşitli uzman kişilerden bu metinlerin düzenlenmesi konusunda yardım alıyorlardı. Ancak zamanla yayımlanabilecek metinler azaldıkça yeni metinlere ihtiyaç duyulmaya başladı. Bu da daha geniş kitlelere ulaşma çabasındaki yazarların, ürettikleri metinleri daha çok yayıncılara ulaştırmalarına vesile oldu. Modern anlamda olmasa da “yazarlık”, yayıncılık süreçlerindeki asli rolünü üstlenmeye başlamıştı. Tabii ilk dönemler yazarlar bu işi çoğunlukla maddi karşılık almadan yaptılar.
Kimi zaman ellerine geçen tek şey, basılan kitaplarından birkaç nüsha oluyordu. Onlar da bu nüshaları ya satarak ya da onlara hamilik eden zengin koruyucularına hediye ederek (ve tabii ki karşılığında ciddi bağışlar alarak) geçimlerini sağlamaya çalışıyorlardı. Örneğin ünlü filozof Erasmus’un bu yolla ciddi bir gelir sağladığı bilinmektedir. Dahası kitapların başına eklenen ithaf yazılarının başlangıcında da zengin hamilerin, sanat koruyucularının gönlünü alma refleksi yattığı düşünülmektedir. (a.g.e. 72)

Yazarlar, 16. yüzyıldan itibaren, üretimleri için yayıncılardan ücret almaya başladılar. Henüz yazarlara tanınan bir telif hakkı yoktu elbette. Yazar bir defaya mahsus, çoğunlukla da düşük bir ücret alıyordu üretimine karşılık.

Yazara tanınan telif hakkına yakın ilk uygulama 1667’de İngiltere’de hayata geçirildi. Yayıncısı, Milton’a kitabı Kayıp Cennet için, yeniden baskı yaptığında tekrar (ilk baskıda ödediği kadar) ücret ödemeyi kabul ediyordu. Yine İngiltere’de kitabın çoğaltma hakkı 1710’da, yasa yoluyla yayıncıdan alınıp yazara verildi. Yani eser üzerindeki hak sahipliği yazara geçmiş oldu. Böyle başlayan telif haklarının korunma süreci, uluslararası planda, 1971’de Paris’te gözden geçirilen 1886 Bern ve 1952 Cenevre Sözleşmeleri yoluyla tamamlandı. (a.g.e. 73)

İllüstratörler, çevirmenler, musahhihler,
dizgiciler ve diğerleri

Matbaanın kitap üretim süreçlerine katılan meslek gruplarına etkileri elbette yukarıda bahsettiklerimizle sınırlı değil. Pek çoğu bugün de çeşitli biçimlerde varlığını sürdüren kimi mesleklerin tarihi, neredeyse kitabın tarihi kadar eski. Örneğin kitapların renk, sembol ve resimlerle süslenmesi işi, farklı yöntem ve biçimlerde antik çağdan bu yana kitap üretiminin bir parçası.

El yazması kitaplarda süsleme, belki de bugün anladığımız hâliyle illüstrasyon sürecine yaklaşan ilk uygulama sayılabilir. Kitap sayfalarına çerçeveler çizmek, renkli ve süslü harfler boyamak, sayfa boşluklarını süslemek, minyatürler çizmek, hatta matbaa öncesi ağaç üstü gravür baskı yoluyla kitapları bezemek tezhipçilerin ve ressamların işiydi. Gutenberg sonrası ilk dönem, bu iş aynı şekilde sürdürüldü. 16. yüzyıldan itibaren, baskı tekniklerinin gelişimine paralel olarak illüstrasyon teknikleri de gelişti. Metal gravür baskı dönemin önemli gelişmelerindendi. 

Çevirmenlik ise başlangıçta, bugün anladığımız biçiminden farklı olarak, çoğunlukla Latince üzerinden ilerleyen bir işti. Musahhihlik (düzeltmenlik), dizgicilik gibi yayıncılık alanında varlık gösteren diğer meslekler de çevirmenler gibi belli bir eğitim düzeyine sahip olmak zorundaydılar. Latince bilmeseler bile en azından okuma yazma bilmek zorundaydılar. Çalışma koşulları zorlu, ücretleri düşüktü.

İbrahim Müteferrika diye biri

Buraya kadar, modern anlamda kitabın ve yayıncılığın doğuşunu, en kaba hatlarıyla Avrupa üzerinden izledik. Bu noktada benzer şekilde kendi coğrafyamıza dönmenin, Osmanlı’da işlerin nasıl geliştiğine bakmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Klasik tarih anlatımız, Gutenberg’in Avrupa’daki rolünü, Osmanlı’da İbrahim Müteferrika’ya atfeder. Oysa Osmanlı topraklarına matbaanın girişi, Gutenberg’in buluşundan takribi 50 yıl kadar sonra İspanya’dan Osmanlı’ya sığınan Yahudi cemaati sayesinde olmuştur. 1490’lara tarihleyebileceğimiz bu ilk matbaayı, yine gayrimüslim cemaatlerin açtığı diğer matbaalar izlemiştir. 1700’lere gelindiğinde Osmanlı’da hemen her azınlık grubunun matbaası (hatta bazı azınlıkların birden çok matbaası) bulunuyordu. Bu matbaalar mensup oldukları azınlıkların dil ve inancı çerçevesinde yayıncılık faaliyeti sürdürüyorlardı. Bu bağlamda İbrahim Müteferrika matbaasına özel anlam katan şey, Osmanlıca baskı yapmak üzere kurulmuş ilk (kimilerinin ifadesiyle ilk Türk) matbaa olmasıdır.

Müteferrika matbaası 16 Aralık 1727 tarihinde “Darü’t-Tıbâati’l Amire” adıyla, Padişah III. Ahmet’in izniyle kuruldu. Matbaa makinesi ve Latin alfabesi kalıpları yurt dışından getirtilmişti. Osmanlıca harf kalıplarının ise Müteferrika tarafından üretildiği (ya da ürettirildiği) düşünülmektedir. İbrahim Müteferrika, matbaanın yanı sıra Yalova’da bir kâğıt fabrikasının kurulmasına da önayak oldu. (1744)

Müteferrika matbaasının bastığı ilk kitap Vankulu Lügati (1729 yılında, 500 adet) oldu. Matbaada 1742’ye kadar 17 eser (22 cilt hâlinde) basıldı. İbrahim Müteferrika’nın 1747’deki ölümünden sonra matbaanın işletmesi iki eski kadıya verilmiş, bunlar da sadece 1757’de Vankulu Lügati’nin ikinci baskısını yapmakla yetinmişlerdir.

Süreç incelendiğinde, ilk “Türk” matbaasının okuma hayatımıza etkisinin umulduğu düzeyde olmadığı görülebilir. Basılan eser sayısının azlığı (basılan eserlerin toplam nüsha sayısının on bin civarında olduğu düşünülürse), kitap yayıncılığının Avrupa’daki gelişme hızıyla kıyaslandığında daha da dikkat çekicidir. Bu zayıflığa dair ruhban sınıfın hoşnutsuzluğu gibi gerekçeler dile getirilse de okur-yazar nüfusun azlığı, kâğıt temininde yaşanan sıkıntılar, el yazma eserleri üreten yazıcı sınıfın loncaları üzerinden geliştirdiği karşı duruş ve basılan kitapların yüksek fiyatlı oluşu gibi etmenler, durumu açıklamaya daha yakın sebeplerdir. Kitap fiyatlandırmalarının etkisini gösteren bir örnek olarak, Vankulu Lügati için belirlenen 35 kuruş fiyat, o dönem 10 altına denk gelmektedir. Bir kitap için 10 altın ödeyebilecek insanların sayısının da fazla olmayacağı açıktır. (Basım ve Yayıncılığımızın 250. Yılı Bilimsel Toplantısı, Türk Kütüphaneciler Derneği, 1979, s. 76).

Osmanlı’dan bugüne sansür

Matbaanın kitap üretim sürecine etkisi beklenildiği düzeyde olmasa da sansürün hayata geçirilişi Avrupa’daki hızı aratmamıştır. Kitap basım ve yayımına ilişkin ilk yasağın, matbaanın Osmanlı’ya girişiyle eş zamanlı olduğu söylenebilir. Padişah II. Bayezid’in, Osmanlıca kitap basım ve yayımı yapanların idamla cezalandırılacağına dair bir fermanı, aynı günlerde yayımladığı iddia edilmektedir. Varlığı tartışmalı olan bu fermanın, 1729’a dek Osmanlıca bir matbaa faaliyete geçip kitap yayımlanmadığı için uygulanamayacağı da açıktır.

Müteferrika matbaası padişah izni ve merkezi otorite denetiminde çalıştığından, Osmanlı ilk dönemlerde yayıncılığa dair özel düzenlemeler getirme ihtiyacı hissetmedi. Alana dair ilk ciddi yasal düzenleme, 1857 tarihli “Basmane Nizamnamesi” oldu. Bu düzenlemeye göre, matbaa açma ve kitap yayımlama izni, Meclis-i Maarif (şimdinin Milli Eğitim Bakanlığı) ve Zaptiye kontrolü ile Sadrazamlık makamının onayı sonrasında verilmeye başlandı. Basılacak her tür kitap Meclis-i Maarif denetiminden geçecek ve zararlı bulunmazsa basım izni verilecekti. Devlete zararlı yayınları basanlar cezalandırılacak, kitaplar toplatılıp imha edilecekti.

Basmane Nizamnamesi, Osmanlı’dan günümüze yayıncılığımızın karşılaştığı tek sansür mekanizması değil elbette. Günümüz Muzır Kurulu uygulamalarına dek uzanan utanç verici sansür tarihimizi, daha önce İyi Kitap’ın 125. sayısında (Haziran 2020) yayımladığımız “Çocuk ve Gençlik Yayıncılığında Sansür, Otosansür ve Denetim” dosyasında ele almıştık. Meraklı okur için, dosya içeriğinde yer alan “Kitap yasaklamanın dayanılmaz hafifliği…” başlıklı yazı ilginç bilgiler içermekte. (https://www.iyikitap.net/2020/06/02/kitap-yasaklamanin-dayanilmaz-hafifligi/, Erişim Tarihi: 02.06.2022)

Osmanlı’dan bugüne sayılarla yayıncılığımız

Osmanlı’da Müteferrika matbaası öncesi de bir (Türkçe/Osmanlıca) yayıncılık pratiği vardı. Loncalarda örgütlenmiş yazıcılar, tezhipçiler gibi meslek ustalarının elinden çıkma el yazması eserler, İmparatorluk sınırlarında dolaşımdaydı. Ancak bu eserlerin sayısı (kopyalarıyla birlikte) on binlerle ifade edilecek kadar sınırlıydı. Matbaanın üretim sürecine dâhil olmasıyla, 1729-1875 yılları arasında tüm Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında matbaada basılan kitap sayısı ise 3074’ü buldu. Bu zaman aralığını, harf devriminin henüz gerçekleşmediği genç Cumhuriyet dönemini de kapsayacak şekilde 1729-1928 aralığına genişlettiğimizde, Arapça harflerle basılmış Türkçe eser sayısı yaklaşık 30 bin civarı olarak tahmin edilmektedir. Harf devrimi sonrası ilk on yılda, yani 1929-1938 aralığında ise basılan kitap sayısı 16 binden biraz fazladır. Bu veriler, Cumhuriyet döneminde yayıncılığımızdaki yükselişin göstergesi olarak okunabilir. Günümüzde gelinen aşamayı ise 2021 yılına ait şu veri özetlemektedir: 2021 yılında, 179.895 ayrı başlıkta yayımlanan kitaplar toplam 438.679.864 adet basılmış. (https://www.yaybir.org.tr/yayincilik-sektoru-2021de-yalnizca-binde-12-buyuyebildi/  Erişim Tarihi: 02.06.2022)

Tarih tekerrür mü ediyor?

Eğitimin, öğretimin temel maddelerinden biri olan ‘kâğıt’a yapılan korkunç zamlar, çocuğu da, onun eğitimini de, onun için çıkarılacak kitapları da tam bir açmaza sürüklemiştir. Kitabın oluşumundaki temel madde olan kâğıtla birlikte dizgi, baskı, cilt, klişe, film, kapak kartonu, taşıma, paketleme, postalama için yapılacak ödemeler de arttıkça artmıştır. Elbette, yayınevlerinin kira, personel, aydınlatma vb. giderleri de eski yerinde durmamıştır. Bütün bu yükselen giderler, kitapların fiyatlarına yansıyacaktır. Yansımıştır bile. Kitabı daha ucuza mal etmek için, kalite düşürülecektir. İyi kâğıdın yerini daha kötü kâğıt alacak, renkli resimlerin yerine renksizleri geçecektir. Yine de kitaplar eskisinden çok daha pahalı olacaktır. (…)  Kitaba ayrılan para, artan hayat pahalılığı karşısında, eskiye oranla daha da azalmıştır. Belki de hiç kalmamıştır. 

Çocuk kitapları, bu zamlardan önce de yoksul halk çocuklarına pek ulaşamıyordu ama hiç olmazsa onların yakınına sokulmaya çalışıyor, bunu da yavaş yavaş başarıyordu. Şimdi yoksul halk çocukları, kitapların çok, hem de pek çok uzağında kalmıştır.

Bu satırlar günümüzde kaleme alınmadı. Oysa durum ne kadar tanıdık değil mi? Bu metni yazan değerli yazar, yayıncı Erdal Öz. Yazdığı tarih ise 1978. Alıntı Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı 1978’den yapıldı. (s. 99-100) Erdal Öz, bir önceki yılın çocuk edebiyatını değerlendirdiği bir yazısında bu sorunlara değiniyordu. 1977’den 2022’ye, tam 45 yıl sonra, yayıncılığımızın aynı sorunlarla boğuşuyor olması bu ülkenin utancı olsa gerek.

Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu düşünenlerden değilim. Ancak bu yazı kapsamında değindiğimiz pek çok meseleye bakınca, geçen yıllara hatta yüz yıllara rağmen bazı şeylerin değişmediğini, tekrar ettiğini görmek üzücü. 1500’lerden bu yana korsan kitap, sansür, yandaş yayıncılık, zorlu çalışma koşulları, düşük ücret, ekonomik krizler, kâğıt yokluğu ve daha neler neler… Öte yandan bu tabloyu değiştirecek gücün de yine ilkeli yayıncılık pratiklerinden doğacağına olan inancım tam. Bu noktada belki de ömrünü iyi edebiyatın peşinde geçiren Edmond Charlot’yu hatırlamak gerek; Albert Camus, Jules Roy, Emmanuel Roblès, André Gide gibi önemli isimlerin ilk kitaplarını basan yayıncı Charlot’yu… Onu öne çıkaran sadece edebiyata adanmış yaşamı değil elbette; işine ve yaşamına yönelen tüm tehditlere rağmen Nazi zulmüne karşı Fransız direnişini, Fransız sömürgeciliğine karşı Cezayir’in bağımsızlığını savunan ilkeli duruşu bize ışık olmalı. Yayıncılar, insanlığın evrensel değerlerinin taşıyıcılarıdır, olmalıdırlar. Özgürlük ve eşitlik bilinci, barış içinde bir arada yaşama özlemi; kısacası antik çağdan bu yana, kuşaktan kuşağa öğrenerek biriktirdiğimiz değerler, tüm toplum için olduğu kadar yayıncılar için de yaşamsaldır. Yayıncılığı hedef alan her türlü sansür, yasaklama, hapis, para cezaları vb. uygulamalar, aslında toplumun özgürlük bilincine yönelmiştir. Bunların karşısında dik durmak, doğru bildiğinden şaşmamak, iyi edebiyattan ayrı düşünülemez. Tıpkı yayın dünyamıza emek veren tüm paydaşlarla birlikte davranabilme refleksi gösterip, onların sorunlarıyla dertlenip çözüm için elimizi taşın altına koyabilme cesareti gösterebilmek gibi… 

Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.