İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Yayıncılığın arka bahçesi

Yazan: Ayşegül Utku Günaydın

Ricardo Piglia, Son Okur adlı kitabında Borges’in kütüphanedeki bir fotoğrafından yola çıkarak, onu son okurun imgesiyle özdeşleştirir:

“Borges’in, yüzünü bir kitaba yapıştırdığı ve sayfalardaki harflerin ne olduğunu sökmeye çalıştığı bir fotoğrafı vardır. Yazar Meksika Caddesi’ndeki Ulusal Kütüphane’nin yüksek tavanlı galerilerinden birindedir; çömelmiş ve bakışlarını açık sayfaya dikmiştir. O, tanıdığımız en inatçı okurlardan biridir. Görme yetisini okurken kaybettiğini hayal edebiliriz; yine de her şeye rağmen devam etmeye çalışır. Son okurun ilk imgesi bu olabilir: Hayatını okuyarak geçiren, lambanın ışığında gözlerini kör eden bir adam. Ben şimdi gözlerimin artık göremediği sayfaların okuruyum.” (s. 17)

Kültür alanında yayıncılık yapan ve bu sorumlulukla niteliği ön planda tutan bir yayınevi için de belki aynı şeyi söyleyebiliriz. Ticari boyutu işin önemli bir kısmı olsa da kurum olarak tüm varlığını okumak, kitap üretmek ve okura ulaştırmak üzerine kurmuş bir yapıdan söz ediyoruz. En azından okura ve kültür ortamının gelişimine katkıda bulunmayı misyonlarının en temeline koymuş bir yayıncının, tıpkı Borges’in tüm hayatını kitaba, okumaya ve okuma eyleminin dolambaçlı yollarında geçirmeye adadığı gibi, kitabın peşinde koştuğunu söyleyebiliriz. Yayıncı elbette okurdan farklı bir yerde kendisini konumlamak durumundadır. Hem onun yerindedir hem de ayakta kalabilmek için tüm finansal dinamikleri hesaba katmak zorunda olan bir kültür üreticisidir. Usta editör Peter Ginna’nın yayıma hazırladığı Editör Ne İş Yapar? kitabında da vurgulandığı üzere, “Yayıncılık, ekipler tarafından yapılır ve her kitap kendi başına küçük (bazen de büyük) bir ticari faaliyettir.” (s. 137) Çünkü bir prodüksiyon şirketi gibi büyük bir ekiple çalışan yayınevinin baskıya hazırladığı her kitap ciddi bir zaman ve maddi yatırım anlamına gelir.

Bir kitabın fikir aşamasından basılı hâlde okurun eline ulaşmasına kadar tüm üretim evreleri, meşakkatli ve uzun bir süreçtir. Yayıncılık faaliyeti içinde pek çok aktör yer alır. Yazardan ajanslara, çevirmenden illüstratöre, telif hakları sorumlusundan editöre, yayın yönetmeninden üretim sorumlusuna ve grafik tasarımcıya, pazarlama ve satış direktöründen sosyal medya uzmanına kadar farklı çalışanlarla iş birliği ve ortak akıl gerektiren bir iştir. Buna karşın yayıncılar çok farklı yapıda ve büyüklüktedir; çalışma süreçleri de ortaya çıkacak ürüne uyacak şekilde çeşitlilik arz eder. Yayıncının sunması gereken temel katma değer ise kitap seçiminden, kitap çeviri ise kitabın ruhuna uygun çevirmen bulunmasına ve bu yoğun sürecin yönetilmesine, editoryal çalışmadan kitabın mizanpajına, grafik tasarımına, baskı kalitesine, iletişim ve pazarlama çalışmalarına kadar bu sayılan her alana yansır.

Bu üretim sürecine daha yakından baktığımızda çeşitli aşamaların olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan ilki elbette yayınevinin vizyonuna, misyonuna ve finansal durumuna göre o güne kadar oluşturduğu koleksiyonuyla uyumlu olarak kitap seçme işidir. Bu noktada kitap seçici editörlerin, yayın yönetmenlerinin ve varsa bir yayın kurulunun konumu öne çıkar. Çünkü kitap seçimi, mevcut koleksiyona ve yayınevinin listesine doğrudan etki edeceği için bir nevi “küratörlük” sanatıdır. Bir yayıncı için hem ticari ortama hem de kültür hayatına yapacağı en önemli katkılardan biri, okur kitlesini okumaya değer eserlerle buluşturabilmektir. Buna verilebilecek en güzel örneklerden biri Edmond Charlot’nun yayıncılık hikâyesidir. 

Cezayirli yazar Kaouther Adimi, Zenginliklerimiz adlı romanında kitapçılıkla başlayıp yayıncılığa adım atan, Camus, Gide ve García Lorca gibi yazarların ilk kitaplarını yayımlayan Edmond Charlot’nun giriştiği muazzam editörlük macerasını ve Les Vraies Richesses (Zenginliklerimiz) adlı yayınevinin hikâyesini ele alır. Albert Camus dâhil pek çok ünlü yazarın kariyerine yön vermiş, yaşamını kitaplara adamış, yayıncı ve editör Edmond Charlot’nun 1936’da Cezayir’de açtığı “Zenginliklerimiz” adlı bu kitapçı aynı zamanda genç yazarları teşvik eden bir yayınevi, kitap satın almaya gücü olmayan öğrenciler için bir kütüphane, bir sanat galerisi, kısacası bir kültür merkezi hâlini alır. Ancak elbette yirminci yüzyıl baştan sonra çalkantılı bir yüzyıldır ve Charlot, eşitlikçi ve özgürlükçü düşüncelere sahip, yenilikçi bir editör ve yayıncı olarak bu yüzyılın kaotik siyasi ortamından payını alır. Savaş, kriz ve seferberlik dönemlerinde yayıncılığın girdiği çıkmazlara ve karşılaştığı zorluklara dair ayrıntılı tasvirler, bugün yayıncılıkta karşılaşılan sorunları çok iyi özetliyor. Sansürden kâğıt krizine ve matbaa sürecinde yaşanan sıkıntılara, bir kitabın yolcuğunun arka planının kimi zaman ne kadar meşakkatli olabileceğini gösteren güzel bir örnektir. Charlot’nun 17 Nisan 1942 tarihli mektubunda yazdıkları, kriz döneminde yayıncı olarak ne kadar umutsuzluğa düştüğünü dile getiriyor: “Kâğıt yok, kapak için ip yok, mürekkep yok. Hiçbir şey kalmadı. Şehirde gezinip yayımlayabileceğim, basacak, üzerinde çalışabileceğim herhangi bir şey arıyorum. Ağaç yaprakları? Toprak? Çamur? Ne yapacağımı bilemiyorum.” (s. 84)

Peki seçim aşaması neden bu kadar önemlidir ve yayıncılığın ilk aşamasıdır? Yayınevleri her gün gelen onlarca dosya arasından bir seçim yapar. Tim Parks, kitapların değişen dünyasını anlattığı Ben Buradan Okuyorum’da “Edebiyat ölüyor mu diye endişelenmenize gerek yok. Hiç bu kadar edebiyat olmamıştı,” (s. 12) diyerek edebiyat dünyası içinde zaman zaman hem yayıncı hem de okur için kendine uygun doğru kitabı bulabilmenin zorlu bir seçim sürecine işaret edişini özetlemektedir. Kitap seçimi, yayınevi koleksiyonunu ve dolayısıyla yayınevinin ya da varsa alt markalarının kimliğini belirleyen temel unsurdur. Bu seçimde göz önünde bulundurulması gereken ekonomik, stratejik, ilkesel pek çok yön vardır ve seçim ilkeleri yayıncıdan yayıncıya değişebilir. Söz konusu  çocuk kitapları olduğunda, çocuk edebiyatını içerik ve dil bakımından yetişkin edebiyatından ayıran en önemli kavram olan “çocuğa görelik” yani içeriğin yaş grubuna uygunluğu gibi farklı kriterler de devreye girecektir. Kültür yayıncılığında temel ilkeler ve işleyiş aynı olsa da elbette yaşam yollarının başındaki çocuklar için kitap üretmenin yayıncı tarafından çok daha farklı sorumlulukları vardır. Alberto Manguel, Okumanın Tarihi’nde, “Ben yaşadığım olayları okuduklarımdan, H.G. Wells’den, Alice Harikalar Diyarında’dan, Edmondo De Amicis’nin göz yaşartıcı Çocuk Kalbi’nden, Ormanların Çocuğu Bomba’nın maceralarından tanıyordum,”
(s. 23)
diyerek ilk kitaplarının kendisi için ne kadar büyük anlam ifade ettiğini söyler. Kitap seçiminde rol oynayan kişilerin bu edebiyata yön verme güçleri düşünüldüğünde bu sorumluluğun büyüklüğü daha da iyi anlaşılabilir.

Seçim aşamasından sonra yazarla sözleşme işleri tamamlanır ve baskıya hazırlama işi başlar. Bir yayınevinde ve aslında yayıncılık faaliyetinin tamamının merkezinde editör yer alır. Piglia’nın Kurmaca ve Eleştiri adlı kitabında söylediği gibi, editör için okuma eylemi zorunlu mesleki bir eylem olmakla birlikte, bu eylemden rafine bir haz alma hem de kitabın okur için nasıl bir işlevi olduğuna ilişkin bir görüş oluşturma bakımından karmaşık bir sürece işaret eder. Yazar bunu, “Editör için son derece kendine has, aynı zamanda sonu gelmez ve son derece seçici, mesleki diyebileceğim bir okuma biçimi söz konusudur,” (s. 126) şeklinde ifade eder.

Editörün işi salt metin seçimi ya da kalemi eline alıp yazarın metni veyahut da çeviri metni üzerinde uğraşmaktan ibaret değildir. Onun görevi bir orkestra şefi gibi tüm süreci yönetmektir. Yayınevlerindeki yapısal farklılıklar nedeniyle bu görevler kimi zaman koordinatör, üretim sorumlusu gibi diğer çalışanlar arasında bölüştürülür. Ama idealde, konumu itibariyle editöre, yayıma hazırladığı kitabın şefi/yayın yönetmeni demek yanlış olmaz. Seçim ve sözleşme işlerinden sonra editör için yazarla ve bu bir resimli bir kitap ise illüstratörle çalışma aşaması başlar. Editör, yazar ile okur arasında bağ kuracak, yazara metniyle ilgili temel geribildirimleri verip ona rehberlik edecek yegâne kişidir. Hem sayfalarda yer alan fikre ve yazarın vizyonuna itina göstererek metin üzerinde çalışmak hem de okur kitlesinin dinamikleri dâhil olmak üzere, tüm unsurları iyi tahlil edip bir kitabın en geniş okur kitlesine ulaşmasını sağlamada kritik bir konumu temsil eder. Çünkü bir kitap yayımlandıktan sonra kimi yayınevlerinde satış ve pazarlama departmanları devreye girse de öncelikle nitelikli bir eserin ortaya çıkması, geniş kitlelere ulaşmaya değer bir kitap sunmak birincil önemdedir. Dolayısıyla böyle bir görev de ancak güçlü bir birikim, estetik anlayışı, önsezi, zanaat, tutku ve sabır bileşimiyle yapılabilecek bir iştir. Marian Izaguirre’nin Pek Çok Kışın Ardından adlı romanında yayıncılığa yeni adım atan bir karakter olarak karşımıza çıkan Martín’in şu sözleri, yayıncılık mesleğindeki görünmeyen emeği ve ne kadar özveri istediğiyle ilgili açıklayıcı bir tespittir:

“İşimin diğer bir özelliği, kol gücüne değil de görünmeyen emeğe dayalı oluşuydu ki beni gerçek bir editöre dönüştürecek şey buydu. Benim kıt deneyimim ve ‘edebiyat dünyası’ hakkındaki kulaktan dolma bilgilerim düşünüldüğünde çok fazla özveri isteyen bir meslekti.” (s. 113)

Bu karakterin zaman ilerledikçe deneyimli bir editöre dönüşmesine tanık oluruz. Ama çetrefilli bir yoldan geçmek durumundadır. Koleksiyonu genişletmek isterken kendi edebi zevkleri ile yayınevinin ticari bakışı ve vizyonu çoğu zaman çatışır. Yayınevi sahibi ile arasında geçen diyaloğu şu cümlelerle verir:

“Kadın yazarların bu kadar üstüne düşmek de neyin nesi?” dedi bana, planımı açıkladığım zaman. “Satmaz. Gazeteler de sana destek olmaz. Eleştiri erkek gözüyle bakar,” diye ekledi böbürlenerek. “Şu Barral’ın arkadaşı Juan Marse’nin yeni kitabını alman lazım mutlaka. Okuyanlar ‘pimi çekilmiş bomba’ diyor. Barselona’ya git, onunla görüş, Rodoreda’yı da rahat bırak. Chacel de kesinlikle hedefimizin dışında kalıyor.” (s. 140)

Bu noktada elbette kişisel idealler ve edebi zevklerle yayınevi misyonu ve ticari faaliyet boyutu arasında fark olabileceğini belirtmek gerekiyor. Hiçbir editör, yayın yönetmeni ya da koordinatör, yayınevinin ticari açıdan zor bir duruma düşmesini ya da batmasını istemeyecektir. Bu nedenle kurumun yapısına en uygun kitabı seçmek çok önemli bir beceridir. 

Editoryal Süreç ve Kitabın
Yayıma Hazırlanması

İster yayınevinin yazara sunduğu bir proje ister dosyalar arasından seçilmiş bir metin olsun, tüm sözleşme işlemleri yapılıp yayın takviminde yerini aldıktan sonra metin üzerinde çalışma kısmı başlar. Dosya bazen defalarca bir pinpon topu gibi editör ve yazar arasında gidip gelebilir. Peki bir editör, bir kitapta nasıl fark yaratabilir? Bazı yazarlar büyük ölçüde editoryal müdahaleye ihtiyaç duyar. Peter Ginna bunu açık kalp ameliyatına benzetir. Editör satır satır metnin üzerinden geçerek gerektiğinde kısaltır, bağlantıları zayıf kısımları bütünlüklü hâle getirmeye çalışır. Kimi zaman da olay örgüsüne katılacak yeni fikirlere ve kurguda değişikliklere ihtiyaç duyulabilir. Başlangıcı, sonuç kısmı, düğüm bölümü, karakterlerin derinleştirilmesi ya da yaratılan atmosferde ihtiyaç duyulan türlü öneriyi yazara sunar ya da sunması beklenir.

Resimli bir kitap yayıma hazırlanıyorsa sonraki aşama -hatta çoğu zaman metin üzerinde çalışırken bu süreç başlatılır- ressamla çalışma sürecini kapsar. Editörün (bazen yayın yönetmeni ve koordinatörle birlikte) kitabın içeriğine ve ruhuna en uygun illüstratörü seçmesi gerekir. Aksi takdirde resimler estetik beğeniyi karşılayacak düzeyde olsa bile kitabın doğru kitleye ulaşmasının önünde engel olabilir. İllüstratörün özgürlüğü önemli olsa da yayıncı, o güne kadarki birikimini sanatçıya aktarmak ve ona yol göstermekle de yükümlüdür. Çocuk kitabı söz konusu olduğunda bazı illüstratörler, yayıncının yönlendirmesine daha fazla ihtiyaç duyar. Okur kitlesine ve metne hâkim olan editör bazen kullanılacak teknik, komposizyon metinle bütünlük, yaş grubuna uygunluk ya da perspektifle ilgili öneriler sunabilir. 

Bir kitabın kapağı da hem bir pazarlama aracı hem de kitabın okurla ilk temasını sağlayacak temel araç olması bakımından büyük önem taşır. Çünkü genellikle okurun eline aldığı kitapla arasında ilk diyaloğun kurulmasını sağlayan, kitabın kapağı ve arka kapak yazısıdır. Bu nedenle de aslında kapakların, kitabın yüzü olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kapak görseli, seçilen harf karakteri, puntosu, grafik düzeni vs. hepsi bir bütün olduğu için kitaba uygun olanı, yakışanı bulmak da grafik tasarımcıyla birlikte yayıncının işidir. Hele de görselliğin ve estetiğin bu kadar önemli olduğu günümüzde, yayıncıların farklı koleksiyonları için farklı tasarımlar oluşturabildiğini ya da zaman zaman kitapları için yüz yenileme çalışmaları yaptıklarını görürüz. Pek Çok Kışın Ardından romanında karşılaştığımız editör Martín, yeni koleksiyonu için giriştiği arayışı şöyle dile getirmektedir:

“Kapaklar baskıdaydı. Küçük yayınevimizin amiral gemisi olan roman koleksiyonunun tasarımını da değiştirmek istiyordum. O zamanlar kapaklarla kimse fazla ilgilenmezdi ama ben bizim kitaplarımızın kimliğini tanımlayacak, onları kitapçılarda öne çıkaracak bir şeyler yapmaya çabalıyordum. Kendine özgü, farklı, çarpıcı bir şey. Hani şu fark edilmemesi imkânsız, daha ilk bakışta renkleriyle insanı çarpan ve alametifarikası logosu olan Austral Yayınevi’nin koleksiyonu gibi. Ticari buluşum buydu işte.” (s. 143)

Yayıncının bu örnekte gördüğümüz gibi geleceği öngörerek her türlü detayı düşünmesi ve buna göre hareket etmesi beklenir. Peter Ginna, yayıncılıkta değişmeyen temel ilkeyi çok güzel açıklar:

“Yayıncılıkta değişmeyen tek şey değişimdir ve editörler son derece esnek olmak zorundadır: Hem alan hem de piyasa için geçerli olan büyük resmi görmek, yayın takvimlerini göz önünde bulundurarak gelecek yılları önden tasarlamak ve tabii bunların yanında, kapaktaki ismin harfleri arasındaki boşluğu doğru ayarlayıp küçük ayrıntıları da gözden kaçırmamak durumundadır.” (s. 174)

Bir yayıncının en büyük sorumluluklarından biri de çeviri metinlerin Türkçeye uyarlanmasındaki kaliteyi en üst düzeyde tutabilmektir. Özellikle Türkiye gibi yayıncılığın belkemiğini hâlâ çeviri edebiyatın oluşturduğu ülkelerde bu sorumluluğun en üst seviyede olması beklenir. Burada elbette olması gereken ve ideallerden söz ediyoruz. Çevirmenlere, illüstratörlere ödenen ücret ve kimi zaman için bu aktörlerin maruz kaldığı çalışma koşulları nedeniyle yaşanan her kalite kaybının bedelini okur ödemektedir. 

Türkiye’de editoryal müdahaleden geçmemiş çevirilerin basılması, eskiden çok sık karşılaşılan bir durumdu. Bu alanda nispeten bir iyileşme görüldüğünü, editörlük kurumunun önemi, yayıncının sunduğu katma değer gibi konuların artık daha çok göz önünde tutulduğunu söyleyebiliriz. Okurların da bu anlamda geçmiştekine oranla bilinçlendiğini gözlemlemek mümkün. Okurlar artık çeviriden kaynaklı olarak anlaşılmadığını düşündükleri ya da metinde sorunlu buldukları kısımları veyahut da kitapla ilgili görüşlerini sosyal medya gibi yeni çağın sunduğu olanaklar aracılığıyla doğrudan yayınevleriyle paylaşabiliyor. Dolayısıyla okurların kitapları sahiplenmesi, yayınevlerini bu konuda daha titiz ve özenli davranmaya teşvik ediyor. Artık büyük yayınevleri de dâhil olmak üzere her yayıncı, çeviri ve editörlük konularına daha fazla dikkat etmek durumunda.

Kitapların Okurla Buluşması

Yayıncılığı bir ticari faaliyet olarak zorlu kılan unsurlardan biri de her kitabın biricik yani benzersiz ürün olmasıdır. Aynı kategoride yer alan iki kitap bile birbirinden farklıdır. Dolayısıyla kitaplar bazen matbaaya gitmeden çok önce veyahut da matbaadan geldikten sonra okura ulaştırılması için hummalı bir ekip çalışması başlar. Yayınevinin büyüklüğüne ve yapısına göre editör, yayın yönetmeni, pazarlama ve satış ekibi ile sosyal medya uzmanlarının belirledikleri strateji doğrultusunda iş birliği ile hareket etmesi beklenir. Doğru kitap seçilip en iyi şekilde baskıya hazırlansa bile kitabın asıl yolculuğu şimdi başlamıştır. Bundan sonraki her hareket kitabın uzun ömürlü olup olmayacağını, dolayısıyla ticari başarısını da belirleyecektir. 

Son kertede bir kitabın vücuda gelişi ve okurla buluşmasının arkasında yoğun emek içeren uzun bir süreç ve maddi yatırım vardır. Ekonomik krize, sansüre, korsana, piyasa koşullarının ve kanunların yayınevleri üzerinde oluşturduğu yüklere karşın nitelikli yayınevlerinin bu işi yapmaktaki temel güdüsü ülkesinin kültürel ortamına katkıda bulunmaktır. Jeff Shotts adlı deneyimli yayıncının Editör Ne İş Yapar? kitabında yer alan “Aralık Kapı: Bağımsız Yayıncılık ve Topluluk Oluşturmak” başlıklı makalesindeki şu sözler, bu zorlu dünyada ve ekonomik koşullarda ayakta kalmaya çalışan ve üretime devam eden yayıncıların temel güdüsünü anlatmaya çok güzel bir örnektir: 

“Yazarların günümüzde ve gelecekte edebiyata nasıl kılavuzluk ettiğini; yeni dili, yeni konuları, yeni formları, yeni ustalık gösterilerini sergileyerek nasıl riskler aldıklarını veya çok geleneksel biçimlerden, formlardan ve konulardan yararlanarak nasıl yenilikçi eserler yarattıklarını görmek için okuyorum.” (s. 153)

En son olarak da iyi yayıncılığın ve nitelikli kitapların artması için okur nerede duruyor, sorusunu sormak gerekiyor. Okura da nitelikli yayınların devam etmesi için için büyük bir rol düşüyor. Çünkü Adimi’nin romanında dediği gibi, “Ancak onları kaybettiğimizde zenginliklerimizin farkına varırız.” (s. 43)  

Kaynaklar:

Adimi, Kaouther. Zenginliklerimiz. Çev. Damla Kellecioğlu. İzmir: Delidolu, 2017.

Ginna, Peter. Editör Ne İş Yapar: Sanat, Zanaat ve Ticaret Üçgeninde Kitap Editörlüğü. Çev. Berna Akkıyal, İzmir: Delidolu, 2020.

Izaguirre, Marian. Pek Çok Kışın Ardından. Çev. Murat Tanakol. İzmir: Delidolu, 2022.

Manguel, Alberto. Okumanın Tarihi. Çev. Füsun Elioğlu. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001.

Parks, Tim. Ben Buradan Okuyorum: Kitapların Değişen Dünyası. Çev. Roza Hakmen. İstanbul: Metis Yayınları, 2016.

Piglia, Ricardo. Kurmaca ve Eleştiri. Çev. Murat Tanakol. İzmir: Delidolu, 2021.

Piglia, Ricardo. Son Okur. Çev. Murat Tanakol. İzmir: Delidolu, 2018.

Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.