İyi Kitap

Çocuk ve Gençlik Kitapları Dergisi

Önce yazarlarımıza kulak verelim

Ele alacağı konuyu önceden belirleyip ön hazırlık yapanı da var, konunun gelip kendisini bulmasını bekleyeni de…
Esin perileriyle arası sıkı fıkı olanı da olmayanı da… Hepsi de çocuk ve gençlik edebiyatımızın birbirinden değerli yazarları. Kitap yayıncılığımızın süreçleri ve sorunları üzerine yoğunlaşan dosyamızda ilk söz hakkı onların.

Yazarlarımızın yayınevleriyle ilişkilerinden ödüllü yarışmalara, sansürden çocuğa göreliğe pek çok konuda görüşlerini derlediğimiz soruşturmamızın ilgiyle okunacağını umuyoruz. Dosyayı hazırlarken hedeflerimizden biri de yazar olmayı amaçlayan okurlarımıza, kitap yayımlama süreçleri konusunda ipuçları verebilmekti. Sanırım değerli yazarlarımızın söyleyecekleri, bu konuda önemli bir boşluğu dolduracak. Miyase Sertbarut’un şu tavsiyesi gibi: “Referansınız gerçek, kurgunuz hayali olsun. Okuru şaşırtmak istiyorsanız önce siz şaşırın, bilgiyi ve duyguyu harmanlayın.”

Yazma rutininizden söz edebilir misiniz? Yazma sürecinde sizi en çok zorlayan şeyler nelerdir?

 Miyase Sertbarut:  Ön hazırlık olarak yazacağım konuya benzerlik gösteren iyi birkaç kitap, iyi birkaç film izlerim. İnternette de türlü aramalar yapıp bulduğum sonuçları okurum. Atmosfer yavaş yavaş oluşur. Sonra kitabın en sürükleyici unsuru olan karakterleri canlandırma ve onun sahiciliğine inanma aşaması başlar. Bu bazen zihnimde bazen yazmaya başladığımda tamamlanır. Anlatmak istediğim insanın veya insanların gerçek olduğuna kendimi inandırdıktan sonra geriye fazla bir şey kalmaz, karakterin ve benim ruh hâlime göre ortaya bir yapı çıkar. Beni zorlayan şey sabırsızlığımdır, bir an önce bitsin isterim ama işler öyle yürümez.

 Sema Aslan:  Yazı, düşünme pratiği benim için. Belli bir konuya odaklanarak düşünürken, yazı yoluyla o belli konunun benim için o ana kadar belirsiz olan -daha zengin- bağlam dünyasını görme ve dil aracılığıyla kendi bakışımı kurcalama yöntemi. Belki adı konulmamış bir çalışma rutinidir bu da: Belli belirsiz bir temasla başlayan ilk odaklanma ve onu izleyen kurcalama. Kurcalama aşamasında okuduklarım, izlediklerim ve dinlediklerim bazen kasıtsız ve sezgisel bazen de bilinçli olarak “belli” bir yönde ilerliyor. Çoğunlukla yazıp bitirdikten sonra açık seçik anlıyorum neyin peşinden gitmişim, neye kapılmışım. Çok sonra saptadığım üzere; tek bir kitap özelinde değil, uğraşının bütünü için bir yapı kurabilmek, yazıyla ilişkimin temeli.

Dili, sesi çok sevdiğim için en titizlendiğim yer de genellikle metnin ritmi, müziği oluyor. Bu da şu anlama geliyor: Hikâye, sanki ben farkına varmadan yazılıyor; hikâyeyi en sonunda tekrar okuduğumda, nihayet o zaman “zihnimi” görmüş oluyorum ve aslında o noktada yeni bir çalışma yapıyorum. Bazen ufak tefek birkaç dalgayla uğraşıyorum bazen de hikâyemi yeniden kurguluyorum. Bu aşama zorlayıcı olmaktan çok, kelimenin tüm çağrışımlarıyla sürprizli sanırım.  

 Hanzade Servi:  İşin ilham kısmı, her kitabımda farklıdır. Yola bazen bir giriş cümlesi, bazen bir karakter, bazen bir konu ya da sadece finalle çıkarım. Ama genel rutinimin başında, defter seçimi gelir. Kitaplarımı doğrudan bilgisayara yazamadığım için önce defter seçmem gerekir. Bu aşamaya özel ve keyifli bir zaman ayırırım. Defterlerle dolu koca bir dolabım var. Bir nevi defter koleksiyonu da diyebiliriz. Kışın geçen bir kitap yazacaksam, kapağı kar manzaralı bir defter, ilham vericidir. Hüzünlü bir kitap yazacaksam, kapağında dans eden tavukların olduğu bir defteri asla seçmem. Sonra, karakterlerin isimlerini bulmak için isimler sözlüğümü karıştırmaya başlarım. İsimler benim için çok önemlidir. Yeni isimlere ihtiyacım varsa, İnternete de göz atarım. Ardından, defterin arkasına kurguya dair notlarımı alırım. (Not almak, kitap bitene kadar devam eder.) Ve yazmaya başlarım. Her gün şu kadar saat çalışırım ya da gündüzleri yazarım, geceleri yazarım gibi düzenli bir rutinim yok. Sadece, yalnız olmam ve birtakım seslerle dikkatimin dağılmaması çok önemli. Bazen çalışırken, kulaklıkla yağmur ya da dalga sesleri dinlerim. 

En çok zorlandığım şey, işin içine matematik girmesidir. Birkaç farklı yılı birbirine bağladığım kitaplarda, yaş hesaplamaları yaparken sıklıkla kafam karışır. Hesap makinesiyle bile hata yaptığım olur. Bilgisayara geçirme aşamasında da el yazım çok çirkin olduğu için zorlanırım. Yazımı okumaya çalışırken epey zaman kaybederim. Bazı cümleleri hiç okuyamayıp pes ettiğim olur. Hayal gücüm çok hızlı çalışırken, elim düşüncelerimin hızına yetişemediği için yazım çirkindir. En azından öyle olduğunu varsaymak hoşuma gidiyor. 

 Doğan Gündüz:  Çalkantılı. Diğer bir deyişle düzensiz bir düzenlilik içinde. Günlük yaşamın koşturmaları öylesine kuşatıyor ki insanı… Bu telaş içinde belli bir rutinde çalışmak kolay olmuyor. Yine de neredeyse günün uyanık olduğum her saatinde, hemen hemen her yerde, hemen her koşulda yazma düşüncesi zihnimi meşgul ediyor. Bu anlamda yazmak, zihinsel olarak günlük hayatımın içinde hep var ama eylem olarak yazmaktan yani zihnimdekileri kâğıt kalemle ya da bilgisayarla yazıya dökmekten söz edecek olursak belli bir düzen olmadan, fırsatlar yaratarak, hayat gailesinin el koyduğu zamanımdan hırsızlıklar yaparak yazdığımı söyleyebilirim. Yazmak için öyle özel oda, özel masa gibi beklentilerim de bahanelerim de yok. Park, vapur, kahve, çay bahçesi, sokak gibi hemen her yer benim odam; defterimi, bilgisayarımı üstüne koyabileceğim her şey masam olabilir.

Yazma sürecinde, buna zorlanma demeyelim de üzerinde en çok durduğum, titizlendiğim iki şey var: Kurgu ve üslup.  Anlatmak istediğim bir hikâyeyi iyi bir kurguya yerleştirememişsem ve buna uygun bir ses, uygun bir üslup bulamamışsam yazmaya hiç başlayamıyorum. O hikâye kendine ait bir kurgu ve üslup bulunana kadar defterlerimden birinin sayfalarına düşülmüş küçük notlar olarak usulca bekliyor. Bekliyor ama zihnimde hiç de öyle sakin durmuyor, beni yiyip bitiriyor.

 Hafize Çınar Güner:  Yazma rutini olan, günde şu kadar kelime, bu kadar sayfa yazacağım diyerek her gün oturup çalışan disiplinli yazarlardan değilim. Kimi zaman günlerce yazmayabilirim kimi zaman ise tüm işlerimi bir kenara bırakıp her şeyi unutarak saatlerimi bilgisayarın başında geçirebilirim. Genellikle önce içimde büyütürüm öykülerimi. Kahramanlarım ete kemiğe bürünüp artık kendi ayaklarının üstünde durmaya başladıklarında ise bulduğum her boşluğu yazmak için değerlendirmeye çalışırım. Tam zamanlı olarak çalıştığım bir işim ve ilkokula giden bir oğlum var. İki farklı web sitesinde çocuk kitapları hakkında yazılar yazıyorum. Mahallemde kurduğumuz çocuk kitaplığımızın koordinatörlüğünü yürütüyorum. Yayımlanmış kitaplarımın etkinlikleri de oluyor. Hâl böyle olunca yazma sürecinde beni en zorlayan şey “zaman” yani “zamansızlık” oluyor.

Yazarken konu seçimlerinde nasıl bir yol izliyorsunuz? Esin perilerinin yanı sıra hedef odaklı seçimleriniz oluyor mu?

 Miyase Sertbarut:  Yazarken yeni şeyler öğrenmeyi seviyorum, her kitap benim için de bir kurs, bir atölye olsun istiyorum. Bu nedenle daha önce ele almadığım bir konunun üzerine gitmeyi daha kışkırtıcı buluyorum. Örneğin birkaç yıldır yapay zekâ ve dijitalliğin gizemli evreninde geziniyordum. Şimdi ise beni kışkırtan Timur ve filleri. Yani 14. yüzyıla gitmeyi hedefliyorum.

Sema Aslan: Esin, gözümüzün neyi gördüğüyle doğrudan ilişkili sanki. Neyi duyduğumuz, neyi düşünmeyi seçtiğimiz, nereye bakmaya ihtiyaç duyduğumuz, neyi sorunsallaştırdığımız, neyi hatırladığımız ve neyi reddettiğimiz. Dolayısıyla her durumda, hep odaklı olduğumu düşünürüm. Çocuk kitaplarımın her biri, benim için bir ana konunun parçaları – her ne kadar bunun böyle olduğunu ancak kitaplar yan yana geldiğinde fark ettiysem de. Mekân çalışıyorum ama mekân çalıştığımı yeni öğrendim!

 Hanzade Servi:  Konu bulma işi, çoğunlukla esin perilerinindir. Genellikle, ruh hâlime göre şekillenir. Çok farklı yaş gruplarına kitaplar yazdığım için, ilk seçimim konudan çok yaş grubu ve duygular üzerinedir. “On yaş düzeyinde komik bir kitap ya da hüzünle mizahın karıştığı bir kitap yazayım,” diyebilirim. Veya heyecanlı bir gençlik kitabına ışınlanmayı dileyebilirim. O aşamada aslolan, ne yaşamak istediğimdir. Çünkü yazarken, tüm ruhumla yazdığım yere gider, her karaktere dönüşürüm. Bu sebeple kendime, şu aralar dünyaya nasıl gözlerle bakmak istediğimi, neye ihtiyacım olduğunu sorarım. Özel olarak değinmek istediğim konular elbette vardır. Bunları not alırım ve nasıl bir kitaba yakışacaklarını düşünürüm. Hedef odaklı seçimlerim de olur. Her kitabımda bir sürü farklı şeye değindiğim için, hangilerini hangi kitaplarıma serpiştireyim diye düşünür, ona göre karar veririm.

 Doğan Gündüz:  Aslında konuları ben seçmiyorum, çoğunlukla konular beni seçiyor. Tıpkı çocuk edebiyatı alanında yazmayı benim seçmemem, yazdığım bir metnin beni çocuk edebiyatına götürmesi gibi. 2009 yılında yazdığım bir öykü vardı: Bir baba, iki yaşındaki kızına doğum günü hediyesi olarak bir masal yazmaya karar veriyor. Yazacağı masalı kaydedip doğum gününde kızına teypten dinleterek sürpriz yapacak. İşte o öyküde kısaca değindiğim masal, bağımsızlığını ilan edip yazdığım öykünün dışına çıktı, bir çocuk romanı oldu ve Kaçan Uykuların Peşinden adıyla Can Çocuk Yayınlarından yayımlandı. Öykü ise hâlâ bir kenarda yayımlanmadan duruyor. 

Sağımızda solumuzda günlük yaşamın içinde bize göz kırpan, “Bak ben buradayım,” diyen o kadar çok konu, o kadar çok hikâye var ki. Bunların dışında yazılan romanlar, hikâyeler, şiirler; dünya, doğa, evren hakkındaki bilim kitapları; psikoloji, felsefe, sanat, edebiyat kitapları hemen hepsi sizi içlerinde barındırdıkları gizli hikâyeleri dillendirmeye, yazdırmaya davet ediyor. İşte tüm bunların arasından beni heyecanlandıran, yazmayı arzuladığım konulara yöneliyorum. 

“Hedef odaklı” deyimini, bana şirketlerin pazarlama ve insan kaynakları departmanlarının performans değerlendirme kriterlerini çağrıştırdığı için yazma eylemiyle bir arada düşünmekte zorlanıyorum. Bu, beraberinde yazmanın amacının ticari beklenti, “başarı” olduğunu söylüyor ki bu da benim edebiyata bakışım ile çelişiyor.  Tabii ki üzerine yazmak istediğim belli konular olabiliyor. Örneğin hayatın canlılığını içinde barındıran, neredeyse evimizin dış uzantısı olan, çok sevdiğim sokaklar için bir öykü yazmayı çok istiyordum. Bu öykü “İsminin yankılandığı tüm sokaklara” ithafıyla Unutma Oyunu (YKY) adlı kitabımda “Evimizin Yolu” başlığıyla yayımlandı. Benzer şekilde tohumlar üzerine bir öykü yazmak hep aklımın bir köşesindeydi. Onu da neredeyse polisiye bir bilmece örgüsü içinde Doğum Günü Sürprizi (YKY) kitabımda yaptım. Bunun dışında önümüzdeki dönemde Can Çocuk Yayınlarından çıkacak, Türkçenin olanaklarını olabildiğince kullandığım, sözcüklerle oyun oynadığım, yazma amacımın da öncelikle bu olduğu, Oman’ın Güzel Kalemi adlı bir öyküm var. 

Sonuç olarak bence yazmak için esin perilerine de “hedef odaklı” seçimlere de umut bağlamamak gerekiyor. Eğer edebiyatı seviyorsanız ve ona değer veriyorsanız, anadilinizi önemseyip yazdığınız her sözcüğün hesabını vermeye hazırsanız, anlatmak istediğiniz konular da hemen her yerde sizin karşınıza çıkıyor. 

 Hafize Çınar Güner:  “Bitmeyen Mitoloji” serim dışında şu ana kadar hiçbir kitabımı konu seçimi yaparak yazmadım. Aslında o serim de ilkokul öğrencileriyle yıllarca yaptığım çalışmalar sonucu ortaya çıktı. Kısacası konu seçiminde hiçbir yol izlemiyorum, yani hedef odaklı seçimlerim olmuyor. Sizin esin perileri diye ifade ettiğiniz, benim ise hayatı okumaya çalışarak duyduğum iç sesim diyeceğim şey bana yol gösteriyor. Yaşadıklarım, hissettiklerim, tanık olduklarım, özlemlerim, dertlendiklerim yazdırıyor bana. 

Çalışmalarınızda özgünlük kaygısı ne derece öne çıkıyor? Bu kaygıyla yarıda bıraktığınız ya da köklü değişikliklere gittiğiniz dosyalarınız oldu mu? 

 Miyase Sertbarut:  Özgünlük her yazar için temel kaygı olmalı. Bu, yazarın üslubuyla ortaya çıkardığı bir farklılık. Çünkü dünya üzerinde anlatılmadık bir hikâye yok gibi, siz bu ortak hikâyelerin hamuruna farklı bir tat katmak için kendi baharat rafınızı kullanırsınız. 

Yarıda bıraktığım çok dosya var, kimi beş sayfa, kimi on beş sayfa. Bazısı olduğu gibi çöpe gidiyor, bazısı belki bir gün başka türlü anlatırım diye bekliyor. Hatta bazen aklıma şu geliyor: Çöpe yolladığım yarım dosyaların içindeki karakterler beğenilmemelerinin gerekçelerini sorgulayıp kendi aralarında yeni bir kurgu inşa etmeye kalkışırlar, birbirlerinin hayatına dâhil olurlar… Bu bana heyecan verici görünüyor ama zahmeti beni korkutuyor. 

 Hanzade Servi:  Öyle bir endişem hiç olmadı. Ne istiyorsam onu yazarım. Özgünlük, tarzınızla otomatik olarak oluşan bir şeydir. Daha önce yüzlerce kez yazılmış bir konuyu da hiç kimsenin ele almadığı yönleriyle, özgün bir şekilde anlatabilirsiniz. Bazen nasıl anlattığınız, neyi anlattığınızdan daha önemli hâle gelebilir. Ama elbette ki ilginç konulara dalmak ve sıra dışı karakterlere bürünmek, kalemimin en önemli özelliklerinden biri.

 Doğan Gündüz:  Özgünlüğü çok önemsiyorum. İnsanlık tarihinde geçmişten bugüne yazılanlara baktığınızda üç aşağı beş yukarı benzer konuların işlendiğini görüyorsunuz. Sonuçta insana dair ne varsa farklı dönemlerde farklı kişiler tarafından dile getirilmiş, getiriliyor. Metinleri birbirlerinden ayıran, birini diğerinden öne çıkaran şey o konunun nasıl anlatıldığı. Eğer özgün bir anlatımınız yoksa, yazdığınızın bir tekrar hatta bir taklit olarak değerlendirilme olasılığı çok yüksek. Yazarın yaratıcılığı bence hikâyesine uygun özgün dili oluşturabilmesinde, hikâyenin kurgusunu, çatısını kendine özel bir tarzda yapabilmesinde yatıyor. Eğer yazar o özgünlüğü yakalayabilmişse metni de kendini var edebiliyor. Öncelikle bir metni yazarken başka eserlerin dilinden, kurgusundan, tarzından etkilenmemeye elimden geldiğince özen gösteriyorum. Sonuçta okur, okuduğu metnin üslubundan yazarının kim olduğunu çıkarabilmeli. Çıkaramasa bile metnin özgünlüğü okuru cezbedip okumayı hevesle sürdürmesini sağlayabilmeli.

Özgünlük kaygısıyla yarıda bıraktığım ya da değişikliğe gittiğim pek dosya olmadı. Ama her şeyiyle bitmiş bir hikâyemle ilgili bir anım var. Dosyamı tamamlayıp editörüme göndermiştim. Hikâyemin çatısının Italo Calvino’nun henüz okumadığım bir hikâyesini çok andırdığını söyledi. Sonra dönüp söz ettiği kitaba baktım. Hem sevindim hem üzüldüm. Sevindim çünkü yıllar sonra kitaplarını çok sevdiğim Calvino ile bilmeden pişti olmuştum. Üzüldüm çünkü bu dosyayı yayımlamak doğru olmazdı, dolayısıyla geri çektim. Zaten bilerek böyle bir şeye kalkışmak, taklit olduğunu bile bile yazmakta ısrar etmek, eğer bu bir yazma egzersizi değilse, kabul edilebilir bir şey değil. Sadece metni değil yazanı, yayımlamaya karar veren editörü, yayıncıyı da değersizleştirir bu tür girişimler.

 Hafize Çınar Güner:  Bir kitabı edebiyat yapıtı yapan önemli ögelerden biri özgünlük. Sadece konu seçiminde değil kurguda, karakterlerin, mekânların ele alınışında ve dilin kullanımında da özgünlük gereksinimimiz var. Günümüzde aynı konuda yazılmış ve birbirine benzeyen kurgularla örülmüş pek çok telifli kitaba rastlıyoruz. Kimi zaman yayınevlerinin de yazarlardan bu konuda taleplerinin olduğunu biliyoruz. Çocuk edebiyatının hâlâ eğitimin kıskacında olması özgünlük meselesini olumsuz etkiliyor. Tabii bir de toplumsal ve siyasi sansürü unutmamak gerek. Neredeyse bilinçaltımıza işleyen bu sansürü tanımlamamız ve onunla yüzleşmemiz gerekiyor. Çünkü özgünlük için özgürlük gerekiyor. Bunun için de her şeyden önce bireysel hak ve özgürlüklerimizin olduğu tam bir demokrasi toplumunda yaşamaya ihtiyacımız var. Özgünlük kaygısıyla yarıda bıraktığım ve tamamlayıp hiçbir yayınevi ile paylaşmadığım dosyalarım oldu. Hatta bir keresinde editörümün onayından geçmiş, çizeri bile belirlenmiş bir öykümü yeniden ele alıp tekrar yazdım.

Yazar olmak isteyen gençlere ilk üç öneriniz neler olur?

 Miyase Sertbarut: Yazar olmayı değil de neyi yazacağınızı dert edinin ve onu bir takıntı hâline getirin, o zaman sonuç alırsınız. Referansınız gerçek, kurgunuz hayali olsun. Okuru şaşırtmak istiyorsanız önce siz şaşırın, bilgiyi ve duyguyu harmanlayın. Mevlana’nın şu sözü her çağ ve her sanat için geçerlidir: “Siz yürümeye başlayın, yol kendiliğinden görünür.” 

Tülin Kozikoğlu: İlk önerim: Dış gözlem değil, iç gözlem yapın… Yani iç dünyanıza dönün. Boğaziçi Psikoloji’de okurken Engin Geçtan hocamız “İnsanlar zaaflarında buluşur,” demişti. Yazarların da okurlarıyla zaaflarında buluştuğuna inanıyorum. İç dünyasında dürüstçe yolculuk etmeye cesareti olmayan bir yazarın samimi ve özgün metinler üretebileceğine inanmıyorum. “Mutluluklar hep aynı… acılarsa biricik.” Tam böyle değil ama buna benzer bir söz okumuştum bir yerlerde. İçimizdeki karanlığa bakmaya cesaret ettiğimizde biricik metnimizi buluyoruz.

İkinci önerim: Bir yetişkin olarak iç dünyanızda bulduğunuz bu zaafınızı, çocuğun gündelik hayatına denk gelen bir olay zinciriyle okura aktarmayı unutmayın. Kendi yetişkin meselenizi çocuğun göz hizasına inerek kurgulaştırın.

Üçüncü önerim: Vasatı mihenk edinmeyin. Vasat bir kitap gördüğünüzde “Bu yayımlandıysa, benim yazdığım da yayımlanır,” diyerek yayınevlerine vasat dosyalar yollamayın. En beğendiğiniz yazarın en beğendiğiniz eserini kendinize hedef alın. Yayınevine yollayacağınız dosyanızın kalitesini o seviyeye ulaştırmaya çalışın. 

 Hanzade Servi:  Yazar olmak istiyorsanız, zaten yazmadan duramadığınızı, sizi en çok mutlu eden iki şeyin okumak ve yazmak olduğunu varsayıyorum. Bir keresinde, “Yazarken çok sıkılıyorum, canım hiçbir zaman yazmak istemiyor, ne yapmalıyım?” diye bir soru almıştım. Bu sorunun cevabı sanırım, “O hâlde yazma!”dır. Çünkü yazmayı seven birinin, hiçbir zaman yazmak istememekten daha farklı problemleri olur.

Yazmayı çok seviyor ama kendinizi nasıl geliştireceğinizi bilmiyorsanız, ilk önerim çok fazla okumanızdır. Ben karışık kurgular yapmayı kitap okuyarak öğrendim. Ne türde kitaplar yazmak istiyorsanız, o türde yazılmış çok iyi kitapları okuyun. O türde yazılmış çok kötü kitapları da okuyun. Böylece, nasıl yazmamanız gerektiğini de görürsünüz. İyi bir yazardan önce iyi bir okur olmak, sadece kaleminizi geliştirmek için değil, yazdıklarınızı değerlendirebilmeniz için de gereklidir. Kendi yazdığınız şeyleri iyi bir okur gözüyle okuyabilirseniz, nerelerde hata yaptığınızı anlarsınız. Yazdığınız sayfaları kitapçıdan satın aldığınız, hiç tanımadığınız bir yazarın kitabı gibi okumalısınız. Bir okur olarak memnun kalana kadar kitabınızın üzerinde çalışın.

İkinci önerim, çok derin bir gözlem gücü kazanmak. Etrafınıza bakın. Masa, kalemlik, komodin, bulut, sandalye… deyip geçiyorsanız, gördükleriniz kafanızda birtakım hikâyeler, merak unsurları oluşturmuyorsa, iyi kitap yazamazsınız. Bunu hep söylerim: Elmaya baktığınızda “Sıradan bir elma, n’olmuş ki,” demek yerine, elmanın içindeki kurdun söylediği şarkıyı duymalısınız. Sonra, niye şarkı söylediğini merak etmelisiniz. O kurdun hayatı, o an sizin için dünyanın en önemli şeyi olmalı. Baktığınız her şeyi büyük bir hayal gücüyle, çok boyutlu görmeyi denemelisiniz. Bu, yazmak için sahip olmanız gereken bir donanımdır.

Üçüncü önerim, empati yönünüzü geliştirmek. Çünkü yazarken kendinizi her karakterin yerine koymaz, o karakter gibi hissetmezseniz, hikâyeniz inandırıcı olmaz. Okuduğunuz kitaplardaki, izlediğiniz filmlerdeki tüm karakterlerin yerine kendinizi koyun. Niçin öyle davrandıklarını düşünün. Birbiriyle tamamen zıt karakterde kahramanlar yaratıp onların hikâyelerini yazmaya, ikisini de anlamaya çalışın. Bir hikâyede birini, öbüründe diğerini haklı çıkarın. Bu, çok etkili bir yazma alıştırmasıdır. Yazar olmak isteyen gençlere, Karamel Kokulu Öykü Okulu kitabımı da tavsiye ederim. 

 Doğan Gündüz: Öncelikle “genç” olmak ile deneyimsiz, bilgisiz olmayı aynı kefeye koymaya itiraz ediyorum. Yaş edebiyatta da sanatta da bilimde de bir değerlendirme, hiyerarşik bir sınıflama kriteri olamaz, olmamalı. 

Yazmaya yeni başlayacaklar için neler önerebilirim? Öncelikle kâğıdı kalemi eline alıp yazmaya başlamasını. Öyle zihinde dolaşan hayallerle, bir gün oturup yazacağım hülyalarıyla, “Bugün şu iş çıktı yazamadım, yarın da şunlar var yine yazamayacağım,” bahaneleriyle oyalanmanın anlamı yok. Kâğıdı kalemi alıp yazmak gerekiyor. Sonra, “Bu dünyada benim de basılı bir kitabım olsun,” derdiyle değil, edebiyat için, metni en güzel nasıl yazabilirim kaygısıyla kalem oynatılmalı. Bir de okumayı önerebilirim; güncel yazarları, geçmişte yazılanları, bu konular üzerine yapılmış değerlendirmeleri ve tabii ki hayata dair yazılmış ne varsa onları da okumayı… 

 Hafize Çınar Güner:  Kendilerini tanımaya, anlamaya, çocukluklarıyla yüzleşmeye çalışsınlar. Hatta becerebiliyorlarsa kendilerini bozup yeniden inşa etsinler derim. Neden yazmak istediklerinin, niçin yazdıklarının yanıtını da kendilerine açıkça vermeliler. Farklı türlerden bolca okumak, karşılaştırmalar yaparak okumak da çok önemli. Bu ülkede yazarak, çizerek, oynayarak kendini ifade etmek ve kendine alan açmak çok zor. Bu yüzden kendilerine inansınlar ve pes etmesinler.

Bitmiş kitap dosyalarınızı aynı anda birkaç yayınevine mi gönderiyorsunuz? Özellikle çalışmak istediğiniz yayınevleri var mı? Buradan hareketle, kitap yayıncılığında yayınevinin rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

 Miyase Sertbarut:  Birkaç yayınevine aynı anda göndermeyi yolun başındaki yazar adaylarına öneriyorum. Çünkü geç yanıt alacakları veya hiç alamayabilecekleri için bu onlara zaman kazandırır. Kataloğunda iyi kitapların yer aldığı yayınevleri tercih sebebi olmalı. Yazarın dünya görüşüne aykırı kitaplar yayımlayan bir yayınevine dosya göndermek de doğru bir yol değil. Çünkü kitabın kimliği yalnızca yazarın adıyla oluşmaz. Yayınevi yaptığı tanıtımlarda kullandığı dille ve dağıtım gücüyle o kitabın kimliğinde ve kabul görmesinde önemli bir role sahiptir.

 Sema Aslan:  Bir dosya için birden fazla yayıneviyle hiç görüşmedim. Her kitabın bir evi olsa gerek; dosyamı bir yayınevine göndermeden önce, onun evi neresidir, bir fikrim ve hatta kararım oluyor.  Ancak yayınevlerinin yayıncılıktaki rolü, geniş bir konuşma başlığı. Kendi ihtiyacım en temelde güvende hissetmek. Kitabınızın “okunmuş” olması. Bir kitabın basılmış olması, o kitabın sahiden de “okunmuş” olduğu anlamına gelmiyor. Yayınevi, kitabınızı bağlamı içinde okumuş, derdinizi görmüş ise, işte o zaman güven duygusu da oluşabilir. Bununla birlikte galiba çocuk kitapları yayıncılığının dinamikleri bambaşka, çocuk okurun kitaba ulaşma yolu da biraz dertli. Bir sürü şeyin, başka bir sürü şeyle ilgili olduğu bir alan burası. Üstelik son dönemde belirsizliklere yeni belirsizlikler eklendi. Mesela sosyal medya yayıncılığı okur-yazar ilişkisini etkiliyor, daha da etkileyecek.

Hanzade Servi: Aynı anda birkaç yayınevine dosya gönderdiğim hiç olmadı. Özellikle çalışmak istediğim yayınevleri tabii ki var. Aralıksız kitap yazan, yazarak var olan biriyim. Yıl içinde, birkaç kitap yazdığımı söyleyebilirim. Hislerime ve o an hangi yayınevinde, hangi türde, hangi yaş grubu için yayımlanmayı bekleyen bir dosyam olduğuna göre tercih yapıyorum. Kitap yayıncılığında yayınevinin rolü çok çok önemli. Kaliteli kitapların yayımlanması için emek veren yayınevleri hem çocuk ve genç okurların artmasını sağlıyor hem de klasiklerin arasına girecek kitapları dünya edebiyatına kazandırıyorlar. 

Doğan Gündüz: Asla böyle bir şey yapmıyorum. Bir dosyayı değerlendirilmesi için aynı anda birçok yayınevine göndermek, o dosyayı değerlendirecek yayınevi çalışanlarının emeğine de saygısızlık. Sonuçta yayınevlerinin üç aşağı beş yukarı yayın politikaları ve ne tür kitapları basmaya ağırlık verdikleri belli. Dolayısıyla dosyayı, öncelikle yerini en iyi bulacağına inandığınız yayınevine göndermek en doğrusu. Şu ya da bu gerekçelerle olumsuz yanıt alabilirsiniz, doğaldır. O zaman bir diğer yayınevine göndermek gerekir. Zaten profesyonel yayınevlerinin hemen hepsi yaklaşık iki ay içinde dosyanızı olumlu-olumsuz yanıtlarlar. 

 Hafize Çınar Güner:  Hayır, böyle bir şeyi hiç yapmadım. Bitirdiğim kitap dosyamı seçtiğim tek bir yayınevine gönderiyorum. Özellikle çalışmak istediğim yayınevlerinden ziyade, özellikle çalışmak istediğim editörler var elbette. Çok şanslıyım ki onların pek çoğuyla da çalışıyorum. Siz çok güzel bir öykü yazmış olabilirsiniz ama öykünün tamamlanması için iyi bir editör ve doğru bir çizerle buluşması gerekiyor. Kitabın yayımlanma sürecinde iş bununla da bitmiyor; sayfa tasarımından kâğıt seçimine, baskı kalitesinden yayın takvimindeki zamanlamaya kadar pek çok önemli detay yer alıyor. Kitap basıldıktan sonra da basınla, okurla iletişim kurulması gerekiyor. Tanıtım ekibi, satış ve pazarlama ekibi bu anlamda çok kıymetli. Çocuk kitapları yayımlayan yayıncıların sayısı son on yılda çok arttı. Örneğin 2020 yılında çocuk ve gençlik edebiyatı türünde yaklaşık on bin kitap basılmış. Nüfusumuz düşünüldüğünde bu sayı çok olmasa da yine de böylesi bir üretimden sizin kitabınızın okura ulaşması için bir çaba gerekiyor. Bu çabayı da yayınevlerinin vermesi gerekiyor. Yazar, çizer, editör ve yayıncıyı bir elmanın dört yarısı gibi düşünebiliriz. 

Bir yayınevi önerdiğiniz dosyayı kabul etmediğinde neler hissediyorsunuz? Bu sizin çalışma azminize etki ediyor mu?

Miyase Sertbarut: Bu, yıllar önce iki kez başıma gelmiş durumlardan. Önce üzülmüştüm, sonra hırslandım ve daha iyilerini yazdım. Pes etmemek gerekir. Dosyanız geri çevrildiğinde Orhan Pamuk’u aklınıza getirin.
Adı artık Nobel ödüllü yazar olarak anılan Orhan Pamuk, ilk romanı Cevdet Bey ve Oğulları için (ki Orhan Kemal ödülü almış bir dosyaydı) yayıncı bulamadı ve kitabı 4 yıl sonra yayımlanabildi.

Tülin Kozikoğlu: Güvendiğim bir editör bir dosyayı yayın politikası veya yayın yoğunluğu sebebiyle reddettiyse başka bir yayınevine götürüyorum. Fakat dosyamı beğenmediği için reddettiyse, ya üzerinde tekrar çalışıyorum ya da üstüne bir çizgi çekip yeni projelere yelken açıyorum. 

Hanzade Servi: Ben, mantık insanıyım. Bir dosyam reddedilecekse, mantıklı bir gerekçe duymak isterim. Kalem gücüm konusunda şüphem olmadığı için, reddedilirsem “Acaba yazmayı başaramamış mıyım?” gibi bir düşüncem olmaz; yani o yönde çalışma azmim asla etkilenmez. Bu işin ilk yıllarındayken bile, kendime güvenim tamdı. İyi bir yazardan önce iyi bir okur olmak, yazdıklarınızı doğru şekilde değerlendirmenizi sağlıyor. Gerekçe mantıklıysa, zaten ben de yollamadan önce “şöyle söyleyebilirler” diye düşünmüş olurum. Aklın yolu bir. Kitabınızın türünün yayınevinin çizgisine oturtulamamasından kaynaklı reddedilişler de yaşayabilirsiniz. Bu da kaleminizin gücüyle alakalı değildir; anlaşılabilir. Bir yayınevinin onaylamadığı dosyayı, başka bir yayınevi heyecanla basabilir. Yine çalışma azmime etki etmek olarak tanımlamasam da sinirimi bozacak tek şey, mantıksız bir gerekçeyle reddedilmek olacaktır. Çünkü dediğim gibi, ben mantık insanıyım. Beni sadece, mantıkla ikna edebilirsiniz.

Doğan Gündüz: Bu başıma bir kez geldi. Yazdığım ilk dosyamı çocuk edebiyatı alanında iyi eserler yayımlayan bir yayınevine yollamıştım. Sanırım aradan bir ay filan geçti, yayınevinden yayın yönetmeninin benimle görüşmek istediğine dair bir telefon aldım. Benim iş seyahatlerim, yayın yönetmeninin fuar koşturmaları filan derken bizim bir araya gelmemiz epey gecikti. Bu süre zarfında da yayınevi sekreteri bu buluşmayı gerçekleştirebilmek için beni birçok kez aradı, mutlaka görüşmek istediklerini defalarca söyledi. Sonuçta yayın yönetmeniyle buluştuk. Toplantının başındaki tanışma faslının hemen ardından yayın yönetmeni bana dosyamı basmayacaklarını söyledi. Tabii ben çok şaşırdım. Niye basılmayacağına ya da nasıl olursa basılacağına dair metnimle ilgili öyle ahım şahım şeyler söyleyip öneriler filan da getirmedi. Zaten on dakika kadar süren bir toplantı oldu. Onların yayınevinden çıkan, çocuk edebiyatı alanında yazılmış bir iki çeviri kitabı okumamı önerdiğini anımsıyorum. Ben bugün bile o toplantıya niye çağrıldığımı, yayın yönetmeninin niye benimle ısrarla yüz yüze görüşmek istediğini anlayabilmiş değilim. 

Bir dosyanın basılmasının veya reddedilmesinin sayısız nedeni olabilir. Eğer metninize güveniyorsanız ısrarcı olmakta, o metnin ait olduğu yayınevini bulması için çabalamakta fayda var. Bir de her metin yayımlanacak diye bir kural yok. Yayımlansın yayımlanmasın üzerinde çalışılan her metni yeni, daha incelikli metinlerin doğumu için bir alıştırma olarak görüyorum.

Hafize Çınar Güner: Bunu ben de pek çok yazar gibi yaşadım. Bu durum çalışma azmimi tabii ki etkilemedi. Çünkü ben bir öyküyü mutlaka yayımlanmalı düşüncesiyle yazmıyorum. Kitapları yeni çıkmış bir yazar da değilim. Yaklaşık on yıldır çocuk edebiyatı dünyasının içindeyim ve yayınevlerinin işleyişini de biliyorum. Öyküme inanıyordum, bu yüzden üzerinde yeniden çalışma gereği bile duymadan başka bir yayıneviyle paylaştım. Ortaya çıkan sonuçtan da çok mutlu oldum. Kitap, hem okur hem de çocuk edebiyatı eleştirmenleri nezdinde kabul gördü. Sanatçının kendine ve yaptığı işe inanması önemli. Ama bununla birlikte gelen geri dönüş ve eleştirileri de doğru okuması gerekiyor.

Kitap dosyalarınızı yayıneviyle hangi aşamada paylaşıyorsunuz? Fikir aşamasındayken ya da bittiğinde, tercihiniz hangisi olur? Nitelikli yayıncılık için yazar ve yayınevi arasındaki ilişki nasıl kurgulanmalı?

Miyase Sertbarut: Seçtiğim konuda ve işleyiş biçimimde risk hissediyorsam yazmayı fazla ilerletmeden yayınevindeki arkadaşlarla konuşur ve onların düşüncelerini öğrenirim. Yaptığım şeyden çok eminsem buna gerek duymam, bitmiş hâlini yollarım ve yayımlamazlarsa başka bir yayınevi ile bağlantı kurarım. Yazar, bir insan ve sanatçı olarak daha fazla özgürlük arayışı içindedir. Yayınevleri ise yazarlara göre muhafazakârdır; kurumsal bir kimliği olan, hesap kitap yapması gereken bir yapı. Çoğu yayınevi kurumsal kimliğine sıcaklık katmak için “aile” tanımlamasını kullansa da -ki aile de muhafazakâr bir oluşum- piyasacı bir tutum izlemesi kendi açısından doğaldır. Ticari kaygı zaman zaman niteliğin önüne geçebilir. Yazarlar da bazen nitelikten taviz verebilir, yayınevi çok satmayı nasıl başarı olarak görüyorsa yazar da çok okunmayı başarı olarak görebilir. Farklı kelimeler kullanılsa da her iki beklenti de aynı kapıya çıkar. İki taraf birbirinin dilinden anlarsa sanırım ortada buluşmak mümkündür.

 Sema Aslan:  Bittikten sonra. Çalışma aşamasında kimseyle konuşmam ve paylaşmam. Ama bittikten sonra birkaç arkadaşıma gönderirim, sonra da editörüme. Editörümle yaptığım çalışma, bitmiş metin üzerinden ilerleyen, son katman üzerinden yol aldığımız çalışmadır. Fakat bu benim tercih ettiğim yol. Fikir aşamasında birlikte çalışan yazar ve yayınevleri de vardır. Birinin doğru, öbürkünün yanlış olduğunu söyleyemem; sadece yöntem olarak başka türlüsü benim açımdan mümkün değil. Bildiğim, tecrübe ettiğim bir şey de değil bu. Mesela “Şöyle bir şey yaz,” deseler yazamam; oysa demeseler, belki de tam öyle bir şey yazabilirim. Ya da metne dair öneriler, bitmiş bir metinden söz ediyorsak bir iç muhasebeyle işe yarar olabilecekken, bitmemiş bir metin özelinde o metni benden koparır galiba.

 Hanzade Servi:  Ben her zaman kitap tamamen bittikten sonra gönderirim. Öncesinde kitabın konusunu çıtlattığım bile nadirdir. Yazma aşamasında kimseden fikir almadan, tamamen yalnız olmayı tercih ederim. Tabii bu da bazen stresli olabiliyor. Yo-Yo 2’yi yazmayı bitirip bilgisayara geçirmeye başladığım dönemde, bir ameliyat olmam gerekmişti. Normal biri belki “O süreç bitsin, sonra bilgisayara geçirmeye devam ederim,” derdi. Ama ben, şöyle bir düşünceyle paniklemiştim: “Evet, yayınevim Yo-Yo 2’yi yazdığımı biliyor. Fakat hikâye hakkında hiçbir fikirleri yok. Kitap, defterlerimde, tamamen bitmiş hâlde. Lakin dünyada el yazımı okumayı başaracak kimse olmadığı için ameliyata girmeden kitabı bilgisayara geçirip göndermezsem, içim asla rahat etmeyecek.”
Yo-Yo 2, en hızlı bilgisayara geçirdiğim kitaptır. 

Yazarla yayınevi arasındaki ilişkide en önemli şey, yayınevinin yazarı çok iyi tanıması, gerektiğinde profesyonelce onu yönlendirmesi ve arkasında durması bence. Evet, iyi iş her zaman yerini bulur. Ama yayınevinin kitabı tanıtması ve yazarını desteklemesi çok önemli. Bu sadece yazarın, yayınevinin ve okurun ortak mutluluğu için değil, yazarla yayınevi arasındaki ilişki için de değerli. Yazar, yayınevinde/yayınevlerinde özel bir yerinin olduğunu gördüğünde, elbette ki daha büyük coşkuyla yazacaktır. 

 Doğan Gündüz:  Tamamıyla hazır olduğuna kanaat getirmediğim hiçbir dosyamı yayıneviyle paylaşmıyorum. Metnimi bitirdiğimde önce bir süre, bu bazen birkaç hafta bazen aylarca olabiliyor, dinlenmeye bırakıyorum. Sonra sanki onu ben yazmamışım, ilk defa okuyormuşum gibi yeniden okuyorum. Düzeltmelerim, ekleyeceklerim varsa onları da yapıyorum. Ardından metnine göre bazen edebiyat okurluğuna güvendiğim bir arkadaşımla paylaşıyorum. Onun görüşlerini, yorumlarını alıyorum. Bir daha metnin üzerinden geçiyorum. En sonunda içime sinip de “Şimdi tamamıyla oldu,” dediğimde dosyamı yayınevine gönderiyorum.

Yazarın öncelikli amacının iyi bir edebiyat eseri ortaya koymak olduğunu düşünüyorum. Yayınevinin de editörlük anlamında ince eleyip sık dokuyarak yazarın metnini gözden geçirmesi, öneriler sunması olumlu katkı sağlayacaktır. Bunun haricinde fikir aşamasından başlayıp yazar ve yayınevinin koordineli olarak bir metni ortaya çıkarması pek bana göre değil.

 Hafize Çınar Güner:  Bugüne kadar dosyalarımı bitirdiğimde yayınevlerimle paylaşıyordum ancak şimdilerde fikir aşamasındayken de paylaştığım oluyor. Yazar ve yayınevi arasındaki ilişkiyi kuran, dengeleyen editör oluyor aslında. Bu ilişki de taraflar birbirinden ne bekledikleri konusunda net olmalı. 

Proje kitap çalışmalarına nasıl bakıyorsunuz? 

 Miyase Sertbarut:  İyi bir öneriyse ve yazar bundan heyecan duymuşsa neden olmasın.

 Hanzade Servi: Çok sıcak bakıyorum, seviyorum. Bunun sebebi büyük ihtimalle, kitap yazarlığından önceki yıllarımın çoğunlukla senaristlikle geçmiş olması. “Şu karakterlerle, şu kadar sayfa sürecek bir senaryoyu, şu kadar sürede yaz,” tarzı görevlere alışığım. Benden istenen şeyleri, istendiği şekilde yazmakta çok başarılıyım. Bu, pek çok kişi için, yazarı kısıtlayacak bir şey gibi görülebilir. Eğer kendi içinizden gelenleri zaten yazabiliyorsanız, bunun yanı sıra proje kitaplara da zaman ayırmak benim için asla kısıtlama olmaz. Kaldı ki, size verilen sadece bir konu ya da fikirdir. İçini yine kendi yaratıcılığınızla doldurursunuz. Yayınevinin bunu sizden istemesinin sebebi, böyle bir projenin tutacağını düşünmesi ve onu en iyi sizin yazabileceğinize inanmasıdır. Proje kitaplar, kaleminizle ilgili daha önce farkına varmadığınız yönleri keşfetmenizi sağlayabilir. “Böyle bir proje teklifi gelmeseydi, bu tarz bir kitabı asla yazmazdım ama şimdi, böyle kitapları yazmaktan da keyif alacağımı gördüm,” diyebilirsiniz. Proje kitaplar beni heyecanlandırır. Hani yayınevinin yazarı gerektiğinde profesyonelce yönlendirebileceğinden bahsetmiştim ya? İşte bu, tam da o. Yazarı, çok iyi yazabileceği bir kitap türü daha olduğuna dair aydınlatmak. Tabii bunun için, yayınevinin yazarı çok iyi tanıması şart.

 Doğan Gündüz:  Proje kitaplarda ve diğer tüm kitaplarda bence önemli olan kitabın edebi gücü, ne söylediği ve bu kitabın hangi amaçla çıkarıldığı. Siz metninizi sözünüzü sakınmadan, eğilip bükülmeden tam da istediğiniz üslupla yazıp bunu okurla buluşturabiliyorsanız, eseriniz bir proje kitabın içinde de yer alsa ya da bir proje kitap da olsa değeri azalmıyor. Ama proje sahiplerinin beklentileri doğrultusunda söz söyleme ustalığınızı bir reklam metni yazarı gibi kullanıyorsanız, o zaman hem kendinize hem de edebiyata ihanet etmiş oluyorsunuz. Sizin eserinizi özgürce, sansürsüz, proje sahiplerinin denetiminden geçirmeden yazmanızın yanı sıra proje sahibinin, yani sponsorun kim olduğu da önemli. Düşünün, doğayı talan eden bir maden şirketi, çocuklar için sizden doğa üzerine ya da madenlerin doğaya zarar vermediğine dair bir kitap yazmanızı istiyor. Ya da ürettiği deterjanlarla doğaya zarar veren bir firma bir yandan “kirlenmenin güzelliğine” övgüler düzüyor diğer yandan da doğayı koruduğuna dair sosyal sorumluluk projeleri yapıyor ve sizi de bu sürece dâhil etmek istiyor. Siz ne kadar kendi istediğinizi yapıyor, tam da istediğiniz şekilde eserinizi yazıyor olsanız da doğaya zarar veren o firmanın projesine katıldığınızda, o firmanın reklam aracına, aklama aparatına, suç ortağına dönüşürsünüz. Sonuçta ilkeli olmak kaydıyla proje kitaplar tabii ki yapılabilir. Hatta bazen proje kitaplar üretimi kesintiye uğramış bazı sanatçıların, yazarların harekete geçirilmesine, onların yeni eserler vermesine güzel bir vesile de olabilir. 

 Hafize Çınar Güner:  Proje kitap çalışması hiç yapmadım, yapmayı da düşünmüyorum. Edebiyatla bir ilgisi olmadığını düşünüyorum. 

Editörün kitap çalışmasındaki
rolü ve katkısı nedir?

Miyase Sertbarut: Bizde ne yazık ki batıdaki tarzda bir editörlük uygulanmıyor, çoğunlukla redaksiyon düzeyinde iş tamamlanıyor. Proje kitapsa evet, editörün müdahalesi yoğundur. Uzun zamandır çalıştığınız bir yayıneviyse ve editörle de samimiyetiniz varsa onun yönlendirmeleri oldukça yararlı ve teşvik edici. Yani yazarla yayınevi birbirlerini iyi tanıyorlarsa süreç sıkıntısız ilerliyor. Editörlük Türkiye’de “koçluk” gibi olmaya başladığında daha iyi kitaplar çıkacaktır. İyi bir editör metne bakarken yazarın kendisinin bile fark etmediği bir ışık görebilir ve başkalarının da görmesini sağlayabilir. Bizde ise yazarlık şöyle biçimleniyor: Hem kendi kendinizin koçu, hem PR’cısı hem dramacısı olmalısınız! Bu kadar dışa dönüklük, yazmanın içe dönük bir eylem olduğunu düşündüğünüzde yazarlıktan taviz vermeniz sonucuna götürüyor. Editör yazarın dışa dönük yüzü olmalıdır.

Sema Aslan: Sanırım, özellikle soru sormasını bekliyorum editörden. Hikâyeme sorularla yaklaşması, yapabileceği büyük ve önemli bir katkıdır. Bir kez daha, bir kez daha… dönüp kendinize ve metninize bakmanızı sağlar. Daha önce yazdıklarımı, yazıyla ilişkimi biliyor olması da büyük bir alan açabilir, açıyor da. Editör “bütün” bir meseleyi görünce, yani bütün bir üretim alanını görünce beni o sırada odaklandığım görece “küçük” alandan çekebilme esnekliğine sahip olan kişi, benim için. Kitaplar, hikâyeler birbirleriyle konuşuyor çünkü. Ya da konuşuyor olmalı; yazarın, sanatçının üretiminin kendine has bir grameri vardır diye umuyorum. Takip edebileceğimiz bir izlek. Bu, okur/izleyici olarak da üreten kişi olarak da besleyebileceğim bir umut. 

Tülin Kozikoğlu: Olmazsa olmazı! Editör kitabı rezil de eder, vezir de! Her başarılı yazarın arkasında iyi bir editör vardır! Bana editörünü söyle, sana nasıl bir yazar olduğunu söyleyeyim!… Bu atasözleri uzar gider. Açıkçası ben yayınevi değil, editör seçen bir yazarım. Sağlam bir editörü olmayan yayınevleriyle asla çalışamam çünkü editörsüz yazamam.  

Hanzade Servi: Editör çok çok çok önemli. Edebiyat dünyasına uzak kişiler hâlâ editörün görevinin, yazarın imla hatalarını düzeltmek olduğunu sanıyor. Bu arada, “yazarım” diyen birinin, kendi anadilinde yazarken hatalar yapması, ayrı yazılması gereken -de’leri bilmemesi, bence kabul edilemez. Bu, “nasılsa editör düzeltir, işi o” algısının arkasına sığınılacak bir şey değil. Elbette editör düzeltir ama editörün asıl işi, satır satır -de’leri ayırmak, kurulamamış cümleleri baştan yazmak değildir. O, yazarın işidir.

Her dosya, dışarıdan profesyonel bir gözün değerlendirmesine ihtiyaç duyar. Muhteşem bir kitap yazmış olabilirsiniz. Ama “Bu çok komik, mutlaka kullanmalıyım,” dediğiniz bir esprinin, hikâyenin akışını yavaşlattığının farkına varamayabilirsiniz. Bir de kendi gözümüz, yaptığımız hataları ne ilginçtir ki göremeyebiliyor. Mesela bir cümlede aklım karışıp yaz yerine kış yazmışsam, beynim kontrol okumalarında, her seferinde onu, olması gerektiği gibi tamamlıyor. Bu sebeple, bir editör gözüne kesinlikle ihtiyacınız var. Bugün, otuzdan fazla kitabın yazarı olarak, iyi bir editörün değerlendirme sürecinden geçmezsem kendimi tedirgin hissederim.

Doğan Gündüz: Editör, yazarın hazırladığı dosyaya dışarıdan bir göz ile baktığı için, yazım sırasında gözden kaçanları, istemeden de olsa yazarın yanlış ifade ettiği ya da ifade edemediği noktaları kolaylıkla görebilir. Farklı okumalar yaptığı için yazarın dosyasını daha ayrıntılı inceleyip onu yayımlanmış kitaplar arasında bir kategoriye yerleştirebilir ve yazarı yönlendirebilir. Hiçbir öneri sunmasa bile okuduğu metnin olmuşluğuna kanat getirip yazarı tebrik edebilir. Bunlar az buz şeyler değil. Sonuçta her yazar, sanatçı ürettiği eserin biricik olduğunu düşünür. Öyle olmasa eserini niye ortaya koysun ki? İşte editör tam bu noktada eserin biricik olup olmadığını, böyle olabilmesi için yapılması gerekenleri açık yüreklilikle yazara söyleyecek kişidir. Editörler, okurların iyi kitaplar okumasını sağlar. Eğer bir kitap editörlük sürecinden geçmeden yayımlanmışsa o kitaba ve o kitabı yayımlayan yayınevine mesafeli durmakta fayda var. Özetle editörün bir dosyanın kitap olarak doğmasına vesile olan kişi olduğunu söyleyebiliriz.

Hafize Çınar Güner: Editörün kitap çalışmasındaki rolü çok büyük ve önemli. Düşünsenize, sadece yayımlanmamış değil yayınlanmamış yüzlerce dosya okumuş biri sizin dosyanızı okuyor. Siz bir şey anlatmışsınız ama derdiniz ne kadar anlaşılmış acaba, yazdıklarınız yeni bir şey söylüyor mu?  İşte ilk okurunuz editör aslında. Ya da benim açımdan öyle oluyor çünkü ben, ilk kitap dosyam hariç dosyalarımı editöre göndermeden genelde kimseye okutmam. Tabii eşim ve oğlum dışında. Onlar da benim dünyamı çok iyi bildiklerinden bir başka gözün okuması hem de işin ehli bir gözün okuması beni çok heyecanlandırır. Metnin geliştirilmesi, kurgunun çalışılması, öykünün uygun bir çizer bulunarak tamamlanması, çizer-yazar dengesinin kurulması ve dosyanın yayıma hazırlanmasında editörün katkısı, rehberliği çok kıymetli.

Bir editör ile çalışırken zorluklar yaşadığınız oldu mu? Sizce editörün metne müdahale sınırları ne olmalı?

Miyase Sertbarut: İyi bir editör acımasız olmalı. Yazarın silmeye kıyamadığı paragrafları, hatta koskoca bir bölümü dosyadan çıkarabilmeli. Kurgudaki, karakterlerdeki aksaklığın farkına vardığında bunu gönül kırma pahasına yazara söylemeli. Yazar ikna olursa ne âlâ, ikna olmuyorsa ve mantıklı bir savunma getiremiyorsa o dosyanın kitaplaşmasına gerek yok. Çünkü kitabın künyesinde editörün de ismi var, sorumluluğu var. Ben editör olsam ismimin kötü bir kitapta geçmesinden rahatsızlık duyarım, utanırım. Olaya böyle baktığım için dosyamla ilgili editör arkadaşların önerilerini, eleştirilerini kıymetli bulurum, çatışma yaşamayız.

Tülin Kozikoğlu: Hiçbir editörümle metinle ilgili sorun yaşamadım. Her yorumu ciddiye alır ve önerilen değişikliği en etkili şekilde uygulayabilmek için kafa patlatırım. Editörün müdahalesinde sınır tanımayan bir yazarım. Çok güvendiğim editörlere denk geldiğim için olabilir bu tutumum. Editörlerimle metin değil ama bambaşka konularda sorunlar yaşadığım oldu. Pazarlama, üretim, promosyon gibi… ki bunlara da sorun değil de fikir ayrılığı diyelim… ki bunlar da çoğu zaman editörün değil, yayınevinin duruşundan kaynaklı oluyor. Bana aktaran editör olduğu için onunla konuşuyoruz. Elçiye zeval olmaz! Tek bir editörümle eserle ilgili bir sorun yaşadık; kitaplarımdan birinin çizimleriyle ilgili fikir ayrılığına düştük. Orta yolu bulamadık. Dolayısıyla o kitabın sonraki baskılarında yeni bir yayınevi ve yeni bir çizerle yol alacağım. Mayıs 2022 itibariyle 32 adet kitabım yayımlandı. 32’de 1… önemli bir istatistik değil bence. O kadarcık kusur kadı kızında da olur. 

Hanzade Servi: Burada yine mantık konusuna geliyoruz. Ben çok mantıklı biriyim. Karşımda da mantıklı açıklamalar yapan bir editör varsa, söyledikleri beni ikna etmişse, kurguyu bile hiç üşenmeden değiştiririm. Ben de aşırı takıntılı, deyim yerindeyse ince eleyip sık dokuyan biriyim. Hatta bu hâlimle, editörlere fazla mesai yaptıran bazen ben olabiliyorum. Yazarların, kitapları konusunda hassas olduğu bir gerçek. Ama ben asla, birlikte çalışması zor bir yazar değilim. Tek şart, dediğim gibi, mantık. Bir editörle sorun yaşamam için, kitabımda aşırı mantıksız gerekçelerle değişiklikler yapmamı istemesi gerek. Bu yönden, editörle yazarın kafa yapısının bir şekilde uyuşması çok önemli. 

Editör, metne dair tüm düşüncelerini, endişelerini, iyi, kötü, eksik ya da fazla bulduğu yerleri yazarla tek tek paylaşmalı. Yazar, bu değerlendirmeye aklı yattıysa ya kitabı değiştirip tekrar sunar ya da demlenmeye bırakıp başka kitaba başlar. Söylenenleri kabul etmiyorsa ve bu hâliyle yayımlanmayacağı kesinse, başka yayınevine sunabilir. Oradan da benzer bir değerlendirme alırsa bu, dosya üzerinde tekrar düşünmesi gerektiğine dair bir işarettir.

Doğan Gündüz: Hayır, olmadı. Editörlerim ile bugüne dek gayet uyumlu çalıştık. 

Editör bence -bir önceki sorunuza verdiğim yanıtta belirttiklerimin yanı sıra- okuduğu metin hakkında değerlendirme yapıp, yazara yazmak istediği ile yazdığı metnin ifade ettiği arasındaki uyuşma ve uyuşmazlık konusunda da dışarıdan bir göz olarak bilgi verebilir. Öneriler sunabilir. Ama editör bence metne müdahale etmemelidir. Editörün önerileri ve yorumları doğrultusunda metnini değiştirip değiştirmemek sadece eser sahibinin tasarrufundadır.

Hafize Çınar Güner: Editörler metne müdahale etmiyor, aslında metni geliştirmek için önerilerde bulunuyorlar. Yazarın gözünden kaçanları tespit edip metnin daha iyi, daha edebi bir hâle gelmesi için çalışıyorlar. Kurgudaki sapmaları tespit etmek, gereksiz uzatmaları kısaltmak ya da önemli olan yerleri daha da açık hâle getirmek için yazarlara rehberlik ediyorlar. Editörle çalışma kısmında her zaman çok keyif aldım ve o süreçte çok şey öğrendim.  Hiçbir editörümle de çalışırken zorluk yaşamadım. 

İllüstratörlerle çalışırken zorluklar yaşıyor musunuz? Resimleme sürecinde onların yaratıcı süreçleri mi yoksa sizin metni kurgularken hayalinizde canlandırdıklarınız mı öne çıkmalı? Bu süreçte sizce verimli çalışma şekli ne olmalı?

Miyase Sertbarut: Yayınevleri çoğunlukla illüstratörün kim olacağını kendileri belirliyor. Resimlerin bitmiş hâlini size gönderiyorlar, revize konusunda size bir esneklik bırakıyorlar ama bazen revize talebiniz durumu kurtarmaya yetmiyor. Benim hoşnut olmadığım pek çok kapak ve iç resim var. Öte yandan “O böyle hayal etmiş,” diyerek kendimi rahatlatmaya çalışsam da özellikle çocuk kitaplarında daha fazla profesyonellik beklentim var. Çeviri kitaplardaki resim estetiğini kendi kitaplarımızda da görmek isterdim. İşin niteliğini illüstratöre verilen ücret de belirliyor ve yayınevleri bu alanda keseyi fazla açmamayı tercih ediyor. Sonuç: Ucuz etin yahnisi yavan oluyor.

Sema Aslan: Bugüne dek iki illüstratörle çalıştım; heyecanımız ortak ve çok oldu. Bu tecrübelerde hangi sahneleri nasıl hayal ettiğimi aktardım ya da hangi sahnelerin görünür olmasını arzu ettiğimi… İllüstratörler de bazen bu hayalleri, hayallerimin bile ötesine taşıdılar! Resimler, hikâyenin nasıl okunacağını yönlendirebilecek güçte; kimi zaman da kurgunun parçası. Resimli kitaplar bambaşka, sahiden de büyülü bir dünya. Kendi çalışma alanıma başka bir alandan bakmama imkân tanıyan her türlü teması seviyorum. Bir mekân hikâyesini mimar ya da şehir plancı arkadaşlarımla konuşmak veya bir mekân hikâyesini mimarlık okumuş bir illüstratörle çalışmak duyguyu büyütüyor, zihni gevşetiyor, açıyor. 

Tülin Kozikoğlu: Çocuk kitabı illüstrasyonu resim sanatının “sipariş iş” olarak nitelediğimiz türü. Yani sanatçı bir resim galerisinde sergilenmek üzere resim yapmıyor. Dolayısıyla özgür değil. Üretiminde özgür olmak isteyen sanatçılar ressam oluyor, çocuk kitabı çizeri değil. Aslına bakarsanız bir çocuk kitabı resimlerken çizer, ne kendi hayalinde canlandırdıklarını ne de yazarın hayalinde canlandırdıklarını çiziyor. Hikâyenin gerektirdiğini çiziyor. Resim-metin dengesi dediğimiz şey, resimle metnin eşit yer kaplaması değil. Resim-metin dengesi, resimle metnin hikâye anlatımında eşit sorumluluk üstlenmesi. Dolayısıyla yazar resimli kitapta egosunu bir kenara koyup anlatılacakların bir kısmını çizere bırakmalı. Ve fakat çizer de bu sorumluluğu layıkıyla yerine getirmeli. Yani çizim, metinden kalan boşluğu etkili bir şekilde doldurmalı. Resimle metin birleştiğinde ortaya sağlam bir öykü çıkmalı. Dolayısıyla benim verimli bulduğum çalışma şekli yazar-çizer-editörün kesintisiz ilişki içinde olduğu, birlikte fikir ürettiği, hem metinde hem de çizimlerde hataları/eksikleri birlikte bulup çıkardığı, her iki tarafın da revizyonu dert değil, hediye olarak gördüğü, sinerjiyle verimi maksimize ettiği bir uygulama. Bu çalışma şeklini külfet değil, keyif olarak yaşayan çizerlerle ve editörlerle yolum kesiştiği için çok şanslıyım. 

Hanzade Servi: İllüstratörlerle genelde, süreç boyunca iletişimim olmuyor. Aradaki iletişimi, gerekli olduğunda yayınevleri sağlıyor. Bu süreçte canımı sıkabilecek tek şey, işin söz verilen zamanda teslim edilmemesi olur sanırım. Çünkü büyük gecikmeler hem o kitabın hem de bir kelebek etkisiyle, o yayınevinin yayın programında bekleyen diğer kitapların yayın tarihlerinin ertelenmesine sebep olabilir. Ama şöyle bir baktığımda, illüstratörler yönünden çok şanslı bir yazar olduğumu görüyorum.

Resimleme sürecinde kendi hayallerimi, sorulmadığı sürece dile getirmiyorum. Zaten çoğunlukla, kafamda bir kapak da olmuyor. Bugüne kadar sadece birkaç kitabım için kafamda net bir kapak belirmişti. İllüstratör tanıdığım biriyse, “Benim hayalimde canlanan bu,” diyorum. Ama asla “Onu çiz,” demiyorum. Çünkü onun kafasındaki sahne, kapakta benim düşündüğümden çok daha müthiş görünebilir. Bence doğrusu, illüstratörlerin kitabı okuduktan sonra kendi hayal dünyalarında beliren şeyleri çizmesi. Böylece kitap gerçek anlamda canlanıyor. Kendi fikirlerimi sadece sorarlarsa ya da benim için çok önemli bir ayrıntı varsa iletiyorum. 

Doğan Gündüz: Bazı yayınevleri yazar ve illüstratörü resimleme sürecinde bir araya getirirken bazıları yayın politikaları doğrultusunda temas ettirmiyor. Eğer illüstratörü seçme şansım varsa, yazdığım metnin duygusunu aktarabilecek en uygun resimleri kimin yapabileceğine dair araştırma yapıyorum. İllüstratörlerin önceki işlerine, portfolyolarına bakıyorum.  Editörüm de önerilerde bulunuyor. Edebiyat ve resim iki ayrı sanat dalı. Yazar da ressam da çalışırken kendi sanatının en iyisini ortaya koyabilmek için özgürce çalışmak ister. Resimkitap veya resimli kitapta bu iki sanatçının yaratıcılıklarının ürünleri harmanlanıp tek başlarına olduklarından daha güçlü bir esere dönüşür, dönüşmelidir. İllüstratörün çıkış noktası olan önündeki metin zaten bir ölçüde onun yaratıcılığını sınırlandırır. Bunun üzerine bir de yazarın hayalindeki resimleri illüstratörden talep etmesinin, dayatmasının illüstratörün yaratıcılığını iyice törpüleyeceğini düşünüyorum. Bundan sadece yazar değil illüstratör de okur da zararlı çıkar. Yazar ya da editör öne çıkmasını istediği bazı sahnelerle ilgili illüstratöre tabii ki öneriler getirebilir. Ya da resimlerde yanlış anlaşılmaya müsait sahneler, durumlar varsa bunu illüstratöre söyleyebilir. Ama önerilenleri çizip çizmemek, nasıl çizileceğine karar vermek tamamen o resimlerin altına imzasını atan illüstratörün inisiyatifindedir. Resimkitap ve resimli kitaplarda iki ayrı sanat, edebiyat ve resim aynı sayfalarda birlikte ve bağımsız olarak kendi hikâyelerini anlatabilmelidir.

Hafize Çınar Güner: İllüstratörlerle çalışan biz yazarlar değiliz aslında. Bu nedenle illüstratörlerle çalışırken yaşanan zorlukların neler olabileceği sorusunu editörler yanıtlayabilirler. Kitap dosyalarım için uygun olabilecek çizerleri her zaman editörlerimle birlikte karar vererek seçtik. Kimi zaman onlar çizerler önerdiler bana, kimi zaman ise dosyam için ben çizerler önerdim. Bu aşamadan sonra çizerle editörüm çalışıyor. Elbette bazen çizer de ihtiyaç duyduğunda yazar, çizer ve editör olarak üçlü toplantılar yapıyoruz. Taslak çizimleri ben de görüyorum ama oradaki/aradaki bu ilişkiyi yöneten ve dengeleyen editör oluyor. İki sanatçıyı tek bir yaratımda buluşturmak için tecrübe dışında ilişki yönetimi de gerekiyor. Çizimlerin, metni destekleyen, tamamlayan ama metni tekrar etmeyen çizimler olması gerekiyor. Bu yüzden de yazarın metni kurgularken hayalinde canlandırdığı karelerin yazara kalması gerekiyor. Bu süreçte çizerler özgür bırakılmalı ki özgün ürünler ortaya koyabilsinler.

Hiç, bir yayınevinden, dosyanıza dair sansür/otosansür önerisi aldınız mı? (Bu istek olay örgüsünde değişiklik de olabilir, argo kelimelerin temizlenmesi de…)

Miyase Sertbarut: Bunlar çok yoğun olmuyor, zaten yazarken de otosansür uyguluyorum. Bazen benim kullandığım sert bir sözcüğün yakın anlamlısı önerilebiliyor. Bunu problem etmiyorum. Hatta kitap yayımlandıktan sonra bir öğretmenden de sözcük temelinde öneri gelebiliyor ve kitabın sonraki basımında önerilen o sözcüğü kullanıyorum. Dil geniş ve esnek bir atmosfer, bir anlam öyle de söylenebilir böyle de diye bakarım ve takıntı hâline getirmem. Çünkü bir kitabın anlatmak istediği şey, inatla kullanmak isteyeceğim birkaç sözcükten daha değerli.

Hanzade Servi: Sansür kelimesiyle ifade edebileceğim bir müdahale isteği hiç yaşamadım. Yine aynı şeye geleyim: Mantık. Bazı bölümleri çıkarmam ya da değiştirmem istendiğinde, benim için önemli olan tek şey, sebebidir. “Bu bölüm, konuyu çok dağıtıyor. Bu bölümü çıkarırsan kitapta ne değişir?” Hemen çıkarıp bakarım. Hiçbir şey değişmedi mi? Üstelik bir de o bölümün akıcılığı mı arttı? O bölümün çıkmasının kitabı daha iyi hâle getirdiğinin kanıtlanması, benim için yeterlidir. Hemen çıkarırım.

Günümüzde, tüm dünyada, kendini her şeyi eleştirmeye adamış, varlığını böyle gösteren insanlar var. Ve maalesef, “Şöyle yazarsam eleştirilebilir, böyle yazarsam şuraya çekebilirler,” gibi bir otosansür, kalemin tepesine takılmış devasa bir fil gibi, hep bizimle. Argo kelimeler kullanan bir karakter olabilir. Bu sadece, kurguda öyle biri olması gerektiği içindir. Yani hikâyeye katkısı vardır. Dünyanın sonunu getirecek bir potansiyel barındırmaz; ciddiye alınacak bir şey değildir. 

Her satırda eleştirecek bir şey arama hevesiyle dolaşanları, ne yazarsanız yazın memnun edemezsiniz. Kaldı ki yazarın, böyle bir görevi yoktur. Yazar, hayal dünyasında oluşturduğu kurgu hikâyeleri kâğıda döken bir düş mühendisidir. Bir yazarın hayal dünyasına girip de “Şöyle yaz, böyle yazma,” diyemezsiniz. Onun “Şöyle yazmayayım, böyle derler,” diye düşünmesine sebep olan şeyler bile aslında görünmez bir sansürdür. Yayınevinin görevi, -çocuk edebiyatı için konuşuyorum- çocukların heyecanla okuyacağı kitaplar basmaktır. Her şeyi eleştirmeye odaklı ve gerçek kitap okuru olmayan kişileri memnun etmeye çalışmak, yayınevlerinin varoluş sebebine terstir. Yazardan metnini sırf buna dayanarak değiştirmesini isteyemezsiniz. Çünkü bunun sonu yok. Her söylenene ya da söylenmesi olası şeye göre metni değiştirmekle uğraşırsanız, sonunda elinizde kitap değil, sıkıcı ve anlamsız bir kılavuz kalır. “Kitap nasıl yazılmaz” kılavuzu… 

Dosyalarım için mantıksız öneriler hiç almadım. Eğer alsaydım, bunu kendimden çok, edebiyat dünyasının geleceği için üzücü bulurdum. 

Doğan Gündüz: Yoo, almadım. Can Çocuk Yayınlarından çıkan Selin, Püsküllü Bela kitabıma ismini veren öykü “Püsküllü Bela” tam da kitabın kahramanı Selin’in günün birinde nedeni anlaşılmaz biçimde argo sözcükler kullanmasına odaklanır. Bazı argo sözcüklerden örnekler vermeden bu öyküyü arzuladığım lezzete kavuşturmam mümkün değildi. Öykünün içine “kobra, moloz, kaldırımcı, tırışka, maval okuma” gibi bazı argo sözcükleri uygun  şekilde yerleştirdim Üzerine söz söylemeyi gerektirmeyecek kadar önemsiz bir detaydı bu. Doğal olarak editörüm de dosyamı okuduğunda bu konuya hiç değinmedi. Ancak bir belediye kütüphanesi bu kitabımla ilgili yapmayı düşündükleri bir etkinlik için, “içinde argo sözcükler geçtiği” gerekçesiyle yetkili kurumdan izin alamadı; yani kitabım, ilgili kurum tarafından sansürlenmiş oldu. Ben de böylece yayın dünyasında binbir kılıklı hayalet gibi dolaşan sansürün yeni bir çeşidiyle daha tanışmış oldum.

Sanırım bazı yayınevlerinin yazarlarından talep ettikleri değişiklikler, küçüğünden büyüğüne sansür olarak yorumlanabilecek öneriler kitaplarını okullara satamama kaygısından kaynaklanıyor. Maalesef edebiyattan çok ticari kaygıların öne çıktığı bir yayın politikasının sonucunda ortaya bu tür müdahaleler çıkıyor diyebiliriz. 

Hafize Çınar Güner: “Bitmeyen Mitoloji” serimin ilk kitabı yayıma hazırlanırken bazı ifadelerim için değişiklik talebi almıştım. Mitolojik öykülerde elbette şiddet ve şehvet öğeleri çok fazla yer alıyor. O yüzden bu talebin çocuğa görelik kavramıyla metnin yeniden düzenlenmesi şeklinde olduğunu düşünüp ifadelerimi değiştirdim.

Edebiyat yarışmaları ve ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz? Yarışmalardaki değerlendirme süreçleri sizce adil mi? Bir yazar için ödül almak bir motivasyon kaynağı mıdır? 

Miyase Sertbarut: Yarışmalar fırsat eşitliği açısından önemli, sesinizin duyulmasını kolaylaştırıyor ve daha çabuk sonuç almanızı sağlıyor. Yayınevine yolladığınız bir dosya editörün beğenisiyle denk düşmeyebilir ve bu yüzden reddedilebilir. Seçici kurul okumalarında ise üyelerin daha fazla sorumluluk hissi taşıdıklarını düşünüyorum. Ayrıca en az beş kişi okuyacağı için birinin gözünden kaçan bir pırıltı diğerinin gözünü kamaştırabilir, yani fark edilmeniz için yarışmalar önemlidir. Yarışmaların elbette adil olması gerekir, böyle işlemeyen kurullar varsa günahı onların boynuna. Aslında her yarışma spekülasyona açık ve bu tarz suçlamaları genellikle değerlendirme dışı kalan insanların yaptığı da bir gerçek. 

Yazmak için pek çok motivasyon kaynağı var, ödül almak bunlardan biri. Dosyanız ya da kitabınız ödül aldığında daha fazla okura ulaşacağı hayaliyle tatlı bir heyecan yaşarsınız. Ayrıca zihni dağınık bir yazar için yarışmaya katılmak kendisi için bir disiplin yaratır, kafasındaki parçacıkları sağlam bir anlatıya dönüştürebilir. Ödül almasa bile gösterdiği gayretle ortaya çıkardığı metin onun için önemli bir basamaktır. 

Hanzade Servi: Pek çok ödülüm var. Edebiyat dünyasına da Tudem’in yarışmasıyla adım attım. Yazdıklarımın iyi olup olmadığını değerlendirebilen, eleştirel okur gözümle de baktığımda, katıldığım yarışmalarda kesinlikle adil bir değerlendirme sürecinin yaşandığını söyleyebilirim. 

Ödül almak, elbette ki bir motivasyon kaynağıdır. Ama öncelikle, kaleminizin güçlü olup olmadığını bilmeniz gerekir. Bunu bilmenin tek yolu, iyi bir okur olmaktır. Peki iyi yazıp yazmadığınızı önce kendinizin bilmesi niçin önemli? Eğer bunu bilmezseniz, henüz acemilikten sıyrılamamış bir öyküyü ya da romanı sürekli yarışmalara göndererek boşa zaman ve para harcarsınız. Yarışma sonuçlarının açıklandığı günlerde yaşayacağınız hayal kırıklığı da ayrı bir gönül yükü. Öte yandan, iyi yazdığınızı biliyorsanız, bir yarışmada dereceye giremediğinizde kendinize güveniniz sarsılmaz. (Özellikle tek kazananın olduğu yarışmalarda çok iyi iki dosya çıkarsa, küçücük bir ayrıntı sebebiyle kılı kılına ödülü kaçırma ihtimaliniz olabilir mesela.) Ama kaleminizin gücünün farkındaysanız, asla vazgeçmemeniz gerektiğini ve bu vazgeçmeyişin, bir gün başarıya ulaşacağını bilirsiniz. 

Doğan Gündüz: Çok da önemi olmadığını düşünüyorum. Zaten edebiyat ve yarışma bir araya getiremeyeceğim iki sözcük. Sonuçta üç beş kişiden oluşan bir jüri bir araya gelip sadece kendilerine ulaşan dosyalar/kitaplar üzerinden kendi beğenilerine göre bir değerlendirme yapıp tercihte bulunuyorlar. Bu, seçtikleri kitapların en iyi kitaplar olduğundan çok, o jürinin ortak beğenisinin hangi kitaba yöneldiğinin göstergesi. Ama yayınevleri bu tür ödülleri, bastıkları kitapların satışına olumlu katkı yaptığı için çok seviyorlar. 

Adil değerlendirmenin olduğu yarışmalar da vardır, olmayanlar da. İyi Kitap dergisinin yazarlarından biri olarak 2021 yılında Tudem 18. Edebiyat Ödülleri’nin jürisindeydim. Benim gibi diğer jüri üyelerinin hepsi ellerindeki metinleri titizlikle, satır satır okumuşlardı. Yarışma kuralları gereği okuduğumuz metinlerin yazarlarının kim olduğunu hiçbirimiz bilmiyorduk. Her bir metnin üzerinden tek tek geçip uzun süre tartışarak değerlendirmelerimizi yaptık. Elimizdeki kitaplardan üç tanesi topladığı puanlarla öne çıktı. Sonuçta bize ulaşan on beş kitap içinden adil bir değerlendirme yaptığımızı düşünüyorum. 

Ama öyle ödüller var ki bir bakıyorsunuz, adı sanı pek duyulmamış veya yeni duyulmaya başlamış ya da iyi bilindiği hâlde daha önce hiç edebiyat alanına girmemiş bir kurum edebiyat ödülü veriyor; verdiği ödül de ne tesadüf ismi en çok bilinen yazara veya kitaba gidiyor. Böylece bu kurumlar o yazarın ismi üzerinden kendi kurumlarının reklamını yapıyorlar. Bu tür sonucu önceden belli yarışmalarda dışarıdan bakan biri olarak pek de adil bir değerlendirme yapıldığına aklım yatmıyor. Kim bilir belki de yapılıyordur.  

Özellikle yazmaya yeni başlayan biri için ödül almak maddi ve manevi anlamda motive edici olabilir. Ama zaten yazan, birçok kitabı olan bir yazarın, eğer maddi ihtiyacı yoksa, bir edebiyat yarışmasına niye katıldığını anlamakta zorlanıyorum. Çok klişe olacak belki ama dosyasının basılması, tek bir kişi bile olsa kitabının okurla buluşması zaten yazar için en büyük ödül. 

Hafize Çınar Güner: Yarışmalarda adil bir değerlendirme sürecinin yaşanıp yaşanmadığına dair bir bilgim yok. Bugüne kadar böylesi yarışmalarla hiç ilgilenmedim. Elbette takdir edilmek, görülmek güzel bir duygu ama bir yazar için ödül almanın motivasyon kaynağı olup olmayacağı da çok kişisel bir soru.

Çocuklara yazmak mı yoksa yetişkinlere yazmak mı zor? Çocuklara yazarken dikkat ettiğiniz şeyler var mı?

Miyase Sertbarut: İki kulvarın da zor yanları var, ortak zorluğu yazma eyleminin çok zaman alması. Çocuklar için yazarken aslında sadece çocuklar için yazmıyor gibisiniz. Çünkü çocuğun okuyacağı kitabı seçme kararını çoğu zaman yetişkin biri veriyor. Öğretmeni, anne-babası devreye giriyor. Kitap listesi oluşturan bu yetişkinler çocukla aynı kafada olmadığından hem çocuğa hem yetişkine hitap etmek zorunda kalıyorsunuz. Yetişkin orada açık bir mesaj görmek istiyor, öğüt bekliyor; çocuğunsa mesaj umurunda değil, heyecan ve aksiyon arıyor. Günümüz çocuğunu heyecanlandırmak ise gittikçe zorlaşıyor. Çünkü dijital ortamlardaki oyunlarla fazlasıyla tanışmış durumdalar. 

Çocuğun sıkılacağını düşündüğüm atmosferlere girmemeyi tercih ediyorum, doğal ve anlaşılır bir dil kullanıyorum. Çocuklar yetişkinlerin iki yüzlülüğünü kolay fark eder, bu yüzden sahte laflar etmiyor ve saçma öğütler vermiyorum.

Sema Aslan: Yazarken kime, hangi yaş grubuna yazdığımı düşünmeden yazıyorum. Hangi sesi duymak istediğim, hangi meselenin peşinden gittiğimle ilgili ne yazdığım. Öte yandan, çocuklara yazıyor olmanın belli kuralları olduğu yanılsaması da zorlayıcı. Ben, çocuklara değil de kendi çocukluğuma yazıyorum. Aradaki mesafeye bakıyorum; çocuk benle şimdiki ben arasındaki mesafeye. Olayları, durumları, kavramları bu mesafe üzerinden düşünüyorum. Başka bir anlam kazanıyor sanki o anlarda olaylar da kavramlar da. Bir de “çocuksuluk”, “çocukluk”, “çocuğa uygunluk” yetişkinlerin kavram dünyasına ve bakışına ait. Ama çocuklar vardır ve türlü türlüdür. Bir cümleye nasıl ve nereden başlamak gerektiği, imla ve sözcük seçimi (evet, imlayı seçebiliriz çünkü sesimizi seçebiliriz) soyut bir anlatıyı nasıl kurmak gerektiği üzerine kimi kurallar yerleşmiş olabilir; fakat bu kuralları hiç bilmiyor olmak, onları duymamak yazar için de okur için başka bir deneyim alanı açabilir. Bazı roman sahneleri geliyor aklıma; coşkuya kapıldığım. Bir tür sadelik var o sahnelerde. Kurması kolay olmayan bir sadelik. Sahiciliğe ulaşan bir sadelik. İnsanın içiyle konuşan bir sadelik. Bilen, gösteren, öğreten yazar sesi değil de bakan, anlamaya çalışan, katman katman dalan, deneyen, bir an’a/söze/nidaya dikkat kesilen ve o an’ı/sözü/nidayı evirip çeviren, bu esnada keşfeden ya da zınk diye duran yazar sesinin sadeliği. Bu sadelikteki kitaplara da “Bunlar çocuk kitabı (gibi) değil,” diyoruz. Neden? Yazar, sade bir dünya kurmuş; çocuk okur başka, yetişkin okur başka bir şey okuyacak aynı metni okuduğu hâlde ve ikisi de tat alacak. Üstelik her okumada başka bir yerinden yakalayacaklar hikâyeyi, başka bir ayrıntıya dikkat kesilecekler. Kendimi kaybedecek gibi olduğumda yaptığım ilk şey, çocuk kitabı okumak. Bazen de hatırlamak için okuyorum çocuk kitaplarını. Ama çocukluğa dair bir şeyi hatırlamak için değil, yetişkinliğe dair bir bilgiyi başkalarıyla da paylaştığımı hatırlamak için. Bu, sakinleştiriyor. 

Hanzade Servi: Çocuklara yazmak daha zor. En başta, çocukluğunuz biteli yıllar olmuş. Bir çocuk kitabını yetişkin kafasıyla yazarsanız, olmaz. Evet, yol göstermek, öğüt vermek isteyeceksiniz mutlaka. Ama bunu da bilge bir çocuğun ruhuyla yapmalısınız. Ben o yönden çok şanslıyım. Çünkü kendimi hâlâ bir yetişkin kalıbına sokamıyorum. Peter Pan’in deyişiyle, kanatlarım kaybolmadığı için, çocukların heyecanla okuyabileceği kitaplar yazabiliyorum. Gençler de “Bizi nasıl bu kadar iyi tanıyorsunuz; ne hissettiğimizi nasıl bilebiliyorsunuz,” diyor. Biliyorum, çünkü unutmadım. 

Kendimi her karakterin yerine koyabilme becerim var. Ben bir yazar olarak, hikâyeye dışarıdan bakıp yazmıyorum. Yaşayarak yazıyorum. Doksan yaşında birine de, on yaşında bir çocuğa da uzaylı bir brokoliye de dönüşebiliyorum. En çok dikkat ettiğim şey bu. Her karakterin hissettiklerini anladığımda, ortaya canlı bir kitap çıkıyor.  

Çocuklara yazmanın zorluğu ise şu (Benim için zorluk değil bu arada. Keyif alıyorum.): Dünya değiştikçe, çocukların hayatı da değişiyor. Mesela yazarlığımın ilk yıllarında yazdığım kitaplarda -kurgusu geçmiş yıllarda geçenlerden bahsetmiyorum- Youtube yoktu. Şimdi neredeyse, hayatın merkezinde.

Yo-Yo’yu yazarken, çocukların çok sevdiği bir şarkıcı ismine ihtiyacım vardı. Justin Bieber’ı kullanmıştım. Sonraki yıllarda One Direction geldi. Bugün ise K-Pop’u ya da Taylor Swift’i kullanıyorum. Birkaç sene sonra onların yerini de başkaları alacak. Bu çok önemli bir örnek. Çocuklarla gençlerin değişen zevklerine hâkim olmak zorundasınız. Onların dünyasından uzak kalırsanız, heyecanla okuyacakları bir kitap asla yazamazsınız. Kullandıkları jargonu bilmelisiniz. Ki bu da her sene değişecek. Çocuklarla gençlerin neleri sevdiğini, neleri sıkıcı bulduğunu hiç kaçırmadan takip etmelisiniz. Çünkü bir karakter onların sevdiği şarkıcıyı dinliyor, onların okuduğu kitaba gönderme yapıyorsa, heyecanlanırlar. Bu ayrıca, ruhunuzu genç tutacak bir şeydir.

Doğan Gündüz: İkisi de kolay değil. Ancak ilginç bir şekilde genel kanı sanki çocuklar için yazmanın daha kolay olduğu yönünde. Bu biraz da çocuklara veril(mey)en değerle de ilintili. Ursula K. Le Guin’in Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar kitabının 21. sayfasında bu konuyla ilgili bir anekdota rastlarız. Biri Le Guin’e çocuk kitabı yazmakla ilgili “Arada bir de basit şeyler yazmak rahatlatıcı olmalı,” der. Le Guin de “Tabii basittir çocuklar için yazmak. Onları yetiştirmek kadar basit,” karşılığını verir. Eğer edebi bir metin yazmaktan söz ediyorsak çocuklar için de yetişkinler için de aynı duyarlılığı, özeni, kaygıyı taşımanız, iyi bir metin ortaya koyabilmenin azabını çekmeniz gerekiyor. Çocuklar için yazılan metinler, o çocuk büyüdüğünde de okuyabileceği metinler olabilmeli. Tabii ki çocuklar için yazılan metinlerde çocuğa görelik bir kenara bırakılmamalı. Ama çocuğa göreliğin edebiyattan taviz vermek olmadığı da hiç unutulmamalı.

Hafize Çınar Güner: Yetişkinler için yazdıklarım, edebiyat kategorisinde yer almadığı için bu sorunun ilk kısmına yanıt veremeyeceğim. Çocuklar için yazma kısmına gelirsem dikkat ettiğim ilk şey benim meselemin ne kadar çocuğun meselesi olduğu hususu. Konuyu ele alışta ve kullandığım dilde ne kadar çocuğun dünyasına girebiliyorum diye soruyorum kendime. Yazdıklarımın eğlenceli olması da önemli. Çünkü biz yetişkinler herhangi bir sebeple bir kitabı okusak da çocuklar keyif almadıkları hiçbir kitabı okumuyorlar ya da kendilerine okunmasını istemiyorlar. Yıllarca okullarda çalışan biri olarak yazarken öğretmen yanımı bir kenara bırakmaya çalışıyorum. İlk kitabımdan sonra da bunu başardığımı görüyorum. Yazıp bitirdikten sonra metinle arama zaman ve mesafe koyuyorum ve yeniden okuduğumda ne hissettiğimi çok önemsiyorum.

Türkiye’de yayıncılığın geleceğine dair olmasını istediğiniz, hayal ettiğiniz değişimler neler?

Miyase Sertbarut: Bir dosyanın kitaplaşmasını, tanıtımını, dağıtımını yapan yayıncı, bunca zahmete girdiği kitabın gerçekten iyi bir kitap olup olmadığından emin olmalıdır. Seçimini titizlikle yapmalıdır. Çünkü o kitap siz tekrar baskısını yapmasanız bile kaybolmuyor. Kütüphanelerde, okul sıralarında, evlerde kötü bir örnek olarak var olmaya devam ediyor. Belki de bir çocuğun okuma hevesini yok ediyor.  “Yazsam hayatım roman olur,” diyenler gibi “Bassam bu dosya kitap olur,” diye bakılmamalı. Nitelikli çeviri kitaplar nasıl ki amatör ya da profesyonel yazarlara yol gösterici oluyorsa yayıncılara da yol göstermeli. Hem içerik açısından hem kapak estetiği açısından. 

Özellikle çocuk edebiyatı yayıncıları, okullarda kitap tanıtımı yaparken edebiyatın eğitimin bir parçası olduğunun altını çizerler. O hâlde yayıncılar Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığının kapılarını neden daha fazla zorlamazlar? Bunun ülkemizde zor olduğunu kabul ediyorum, her zaman da zor olacak ama Yayıncılar Birliği kabul görecek, heyecan uyandıracak projelerle bakanlıkları daha fazla zorlamalı diye düşünüyorum. Örneğin bir yayıncı Türkçe ders kitaplarındaki metinlerin okumayı ne kadar özendirdiği veya özendirmediği hakkında bir araştırma yaptırıp Milli Eğitim Bakanlığına sunabilmeli. Bu araştırmayı yapmaya gönüllü pek çok akademisyen var, hatta benzer çalışmaları tez hâline getirmiş olanlar var. Yani elde veri çok ama bu verileri gerekli yerlere baskı unsuru olarak ulaştıran yok. Bu gerçekten önemli, çünkü Türkçe ders kitaplarındaki çalışma metinleri genel olarak çocukların ilk kez tanıştığı edebiyat ürünleri. Okuma heyecanı uyandırmayan bu örnekler, yayıncı olarak siz dünyanın en nitelikli kitabını yayımlasanız bile o eğitim aşamalarından geçmiş bir okur dönüp sizin kitabınıza bakmayacaktır. Baksa da anlamayacaktır. Yani “Ben nitelikli kitap basıyorum ötesine karışmıyorum,” yaklaşımı, gümbür gümbür gelen bir okuma kültürü erozyonuyla hepimizi çoraklaştıracaktır. 

Tülin Kozikoğlu: Tek fiyat yasasının çıkmasını ümit ediyorum. Bunu sadece kitabevlerinin yaşaması için değil, aynı zamanda okulların okuma listelerinin daha sağlıklı oluşturulabilmesi için de arzu ediyorum. Böylece okulların yıllık okuma listeleri oluşturulurken okulların dağıtım firmalarından ve/veya yayınevlerinden aldıkları indirim oranları bir kriter olmaktan çıkar ve öğretmenler kitapları sadece edebi niteliklerine bakarak seçebilirler. 

Hanzade Servi: Sadece çocuk edebiyatı açısından cevap vereceğim. Şunun anlaşılmasını isterim: Bir çocuk ya da gençlik kitabı, eğitici yönler taşıması gereken, kişisel gelişim rehberi değildir. Yazarın hayal gücüyle kâğıda aktardığı bir kurgudur. Amacı, hikâyenin konusuna göre güldürmek, hüzünlendirmek, ürpertmek, empati yönünüzü geliştirmek, heyecanlandırmak ve belki hayata bakış açınıza yeni pencereler açmak; özetle, gerçek dünyadan bir süreliğine soyutlanarak keyifli zaman geçirmenizi sağlamaktır. 

Çocukların bir kitapta “kaka” kelimesini görmesinin dünyanın sonunu getireceğini sanan ya da bir karakterin ölümünün asla kabul edilemez olduğunu düşünen insanlar var. Bu, biraz da çocukların anlama gücünün farkında olmamak belki. Peter Pan’de, çocuklar yetişkin olana kadar uçar. Ve uçarken tüm dünyayı, gökyüzünden kuş bakışı olarak, yetişkinlerin gözlerinin asla sahip olmadığı bir açıyla izlerler. Onların sadece şöyle kitaplar okumasını istemek hem zekâlarını görmezden gelmektir hem de kitap okumaktan sıkılmalarına sebep olur:

“Günaydın anneciğim. Yumurta ne güzel olmuş. Eline sağlık.”

“Afiyet olsun benim canım yavrum. Yumurtanı ye ki iyi beslenmiş ol. Böylece okulda derslerini daha iyi dinlersin.”

“Ah, ne kadar haklısın anneciğim. Hemen yumurtamı afiyetle yiyeyim.”

Çocukları korumak istemek çok doğal. Ama bir çocuğu, kitaplardan korumanıza gerek yoktur. Çocuk kitap okuyarak, hikâyedeki karakterlerle empati kurarak, sadece heyecanlı bir macera yaşadığını sanırken, hiç farkına varmadan, aslında gerçek hayata hazırlanır. Kitapta ölüm olmasın, boşanma olmasın, kötü karakter olmasın, sadece cici bici şeyler olsun takıntısıyla kitap seçmek, çok büyük hatadır. Şöyle bir şey duymuştum: Çocuğun bir yakını hayatını kaybediyor. Ve çocuk, okuduğu kitaptaki bir karakterin ölüme dair söylediklerini hatırlıyor. Sonra o da aynı şekilde, kendi acısının üstesinden geliyor. Bu çok önemli bir şey. Olaya bir de bu açıdan bakmak gerek. Kitaplardaki karakterler, sayfaların arasındaki dostlardır; bize destek olurlar. Hep mutluluk şarkıları söylüyorlarsa, acılı zamanlarımızda ne işimize yarayacaklar ki? 

Çok güzel bir gençlik kitabının, “içinde boşanma varmış” diye, konusuna bile bakılmadan kenara atıldığını duymuştum. Bunu mantıkla açıklamak mümkün değil. “Ailesi boşanmamış çocuklar, boşanmaya dair hiçbir şey duymasın,” derseniz -ki bu zaten mümkün değil- ailesi boşanmış arkadaşlarına nasıl yaklaşmaları gerektiğini belki bilemeyecekler? Ya da ailesi boşanmış bir çocuk, kendisiyle aynı şeyleri yaşayan bir kitap karakterinin yardımıyla belki hayata bambaşka gözlerle bakmaya başlayacak? 

Çocuk kitaplarının, sadece yapay bir mutluluk etrafında dönmesi gerektiğine inananların, kitapların ruhumuz üzerindeki iyileştirici gücünün farkına varmasını diliyorum. Çünkü bu düşünce yapısı hem yazarların kalemi üzerinde baskı oluşturabiliyor hem de çok değerli kitapların görmezden gelinmesine sebep olabiliyor. Daha korkuncu, yayınevlerinin de dosyaları buna göre seçmeye başlaması olur ki, bu ihtimali düşünmek bile istemiyorum. Bence günümüzde, gerçekten bir şey anlatmak isteyen, kalemi güçlü çocuk edebiyatı yazarlarının karşısındaki en büyük problem bu.  

Doğan Gündüz: Hemen her alanda dijitalleşmeye doğru gidiyoruz. Dijital çağın sunduğu olanaklar ve konfor geleneksel yaşam biçimlerini derinden sarsıyor, değiştiriyor. Yayın dünyası da bundan azade değil. Yazarın, çizerin, editörün, matbaacının ve bir kitabın ortaya çıkmasında çalışan kim varsa hepsinin emeği, alın teri, çabası, kitap ortaya çıkar çıkmaz birileri tarafından pdf hâline getirilip İnternette paylaşılarak gasp ediliyor. Zaten basılan kitaplarından harcadığı çabaya ve zamana göre oldukça düşük gelir elde eden yazar, çizer ve yayın emekçileri, bu tür emek hırsızlıklarına da maruz kalınca bu alanda çalışmayı sürdürme konusunda tereddüt yaşıyor. Kitap yayıncılığının, telif haklarının bu dijital yaşama uygun yeni düzenlemelerle korunmasının, telif ihlallerinin acilen önüne geçilmesinin yayıncılığın sürdürülebilmesi için kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.  Eğer yazarın, çizerin, yayınevinin hakları korunabilirse nitelikli eserlerle buluşabiliriz. Aksi takdirde iyi editörlere sahip, özenle, oldukça iyi eserler çıkaran küçük yayınevleri yayın hayatını sonlandırmak zorunda kalacaktır. Bu da okurun ulaşabileceği kitapların tek tipleşmesini getirir ki bunun diğer adı da kültürel çölleşmedir. 

Hafize Çınar Güner: Elbette hayal ettiğim pek çok değişim var ama Türkiye’de yayıncılığın geleceğine dair hayal kurarken her alanda olduğu gibi yayıncılığın da içinde yaşadığımız ülkenin ekonomik, siyasi ve toplumsal koşullarına bağlı olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. O yüzden öncelikli isteğimin acil demokrasi olduğunu söylemeliyim. Devletimizin bir kültür ve sanat politikasının olması ve çocuğa dair bakış açısının da değişmesi gerekiyor. Adil bir şekilde yayıncıların desteklenmesi, basılan her kitaptan devletin satın alması ve her mahalleye bir çocuk kitaplığı kurularak bu kitapların okura ulaştırılmasını, okuma kültürünü geliştirmek adına gerçekçi projelerin hayata geçirilmesini diliyorum. 

Show More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.